risaletashih

MÜNÂZARÂT(musahhah): 2

14/10/2008 ·

 

MÜNÂZARÂT

 

AZAMETLİ BAHTSIZ BİR KIT’ANIN, ŞÂNLI TÂLİ’SİZ BİR DEVLETİN, DEĞERLİ SÂHİPSİZ BİR

KAVMİN REÇETESİ

 

VEYÂHUD

 

BEDÎÜZZAMAN’IN MÜNÂZARÂTI

 

 

 

KOSTANTINİYYE

MATBAA-İ EBU’ZZİYÂ

 

 

İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Ma’zeret

 

Yâ eyyühe'n-nâzır!                                                                                                       

Hasenâtı seyyiâtına, savâbı(1)(2) hatâsına tereccuh edenler, mağfiret ve afva müstehakdırlar.

İşte, iki inkılâb beni iki te’lîf-i müşevveşe mecbur etti; iki rıhlet dahî, iki kitâbı ilham ettirdi. Şu eserlerden herbirisi Kürd olduğu gibi, ayni hâlde Türk, ayni vakitte Arab’dır. Gûyâ herbir eser Arab abâsını iktisâ ve Türk pantalonu giymiş külâhlı bir Kürd’dür. Böyle acîbü'ş-şekl bir te’lif, te’lif kànûnuna muhâlefetle muâheze olunmamak gerektir.

Evet, benim hakkım sükût idi; zîrâ âcizim. Biliyorum, âsârım rağbete şâyan değildir. Fakat, Sa’dî'nin, “GARAZ NAKŞÎST Kİ EZM BİEZMÂNED, Kİ HESTÎR NEMÎ YÂBEM BEKÀYΔ (3) olan mâtem-âlûd ve hikmet-âmiz kelâmının verdiği himmet, hem de benim gibi iktidarsızların mahcûbiyetlerini izâle ile meydân-ı hamiyete çıkmağa cesâret vermek içün nümûne-i imtisâl olmağa olan arzu, hem de eserin bizzat rağbete şâyan olmasa da, benim gibi me'mûl olmayan birisinden küçük bir eser dahî bir nevi’ antikalık rağbetine şâyan olmasına olan ümid, beni eser yazmağa cesâret vermişlerdir. Yoksa ben bilmez değilim ki, eserlerim ba’zan hem hakîkatşiken, hem nazmşiken, hem üslûbşiken, hem hayâlşiken, hem hisşiken, hem ifrat-âlûddur. Lâkin, ne yapayım, başka türlü de olamazdı. Zîrâ, tam bir asrı bir seneye sıkıştıran ve yedinci asırdan onüçüncü asra kadar benim gibi kurûn-i vustâ adamlarının hayâlini yuvarlandırmakla; herbir asır bir his ve bir te’sîri karıştırıp birinci eserimi ilham eden Temmuz'un inkılâb-ı mes’ûdunun teşvîkıyle; hem de bütün devâir ve tabakàt-ı mütedâhile-i mütesâfileyi karıştıran ve istibdâdın tazyîk-ı mecnûnânesiyle vücûda atılan ve doktorların tokadıyle ademden tımarhâne kapısı ile dışarıya fırlayan cinnet hatırâtı olan eserimi tekmil edip, İki Mekteb-i Musîbet Şehâdetnâmesi'ni ibrâza beni mecbur eden Mart ve Mayıs, meş'um ve müdhiş olan ihtilâl ve inkılâbın verdiği heyecan ile; hem de gàyet mütenevvia ve muhtelife tabâyi' ve hissiyâtı tazammun eden ve şu iki reçeteyi vücûda getiren üssü'l-esâs-ı mesleğim, elmas-misâl olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürdlükle memzuc olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intac etti. Demek, herbir eserim birkaç asrın fezlekesi ve Kürd tâifelerinin tabîatlarının enmûzeci ve gàyet muhtelife etvârımın nümûnesi olduğundan, hakîkî intizam ondan aramak abestir.

Evet, edebin değil, belki edebiyâtın kànûnuna karşı âsârımı muhâlefete sevk eden yedi esbabdır:

Evvelâ: Sabâvetimden beri kâh kuyu dibinde, kâh minâre başında gibi fehmen isti’dadlarda bulunuyorum. Kâh gàyet dakik bir hakîkat da’vetsiz elime geliyor; kâh g̀àyet tanışım, dostum olmuş bir hakîkat ecnebî olup tanımıyorum. Hattâ bir günde kâh gàyet câhil, kâh tecrübeli bir siyasî gibi işe karışmak isterim.

Sâniyen: Meşrûtiyetin fecr-i sâdıkına kadar inşâ ve kitâbette tamâmen hem ümmî, hem acemî idim. Her ne ki inşâ ettim ise, üstâdımız olan meşrûtiyetten öğrendim. Cinân-ı cenânda yemişler kemâle ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelir ise, yüzünüzü ekşitip abûs, kamtarîr olmayınız.

         Sâlisen: Müstehak olmadığım teveccüh-i âmmeden neş'et eden bir şöhret-i kâzibe, bana tahmil ettiği vazîfe-i mühimme ile aczden neş'et eden atlamakla(4) nümâyişe, sahte ehliyetle ehil olmadığım bir şey’e girişmeğe mecbur oldum.

         Râbian: Fıtraten bendeki gurur, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdîs-i ni’met, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümâyiş, şâş adama eserlerimde hakîkatten fazla bir enâniyet gösteriyor. Evet, enâniyet var; benim değil, milletimin enâniyetidir. Benlik var; benim değil, sınıfım olan melâik-i medârisin izzetidir.

         Hâmisen: Ben, Kürdçe düşünürüm, Türkçe ve Arabça yazıyorum. Matbaa-i

hayâldeki mütercim acemî; yâ kalbin sözünü iyi anlamıyor veyâ lisânın diline âşinâ değildir. Hem, Türkçe’nin sarf-nahvini bilmediğimden, ma’nâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. "Hattâ, evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu, .." tekrarları, sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashîhine de kat’iyen râzı olamıyorum. Zîrâ, külâhıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.

         Sâdisen: Tabîatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden, mütercim-i hayâlînin tercümesinde, hattâtın imlâsında, tàbi’in tab’ında, mütâli’in fehminde ba’zan yanlış düşmekle, güzel bir hakîkat çirkinleşiyor.

         Sâbian: Şu “Saykâl-ı İslâmiyet” ve “Ekrad Reçetesi” olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahrâların kuvve-i münbitesi fevkal’âde neşvünemâ vererek, kırk-elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesim bir şecere oldu, hem meyve verdi. Evet, öyle bir vakitte vücûda geldi ki, dağlar beni derelerin yed-i haşînine fırlatıyordu. Onlar da, beni sahrâların yüzlerine çarpıyordu. Sonra, hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye, şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve ba’zan rüzgâr vurup, derenin dibine düşmüş meyveleri ilâç için toplayıp, medîne-i medeniyetin çarşısına getirdiler. Hattâ bir kısmı Bâşid Dağı'nın yemişidir, bir tâifesi Ferrâşin Ovası'nın meyvesidir, bir mikdârı Beytüşşebab Deresi'nde kırmızılanmış semeresidir.

         İşte, şu iki eseri yazdığım vakit, zaman kısa, mekân vahşî, ben seyyah, zihin müşevveş, vücud yarım hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur.

         Ey ehl-i insaf! Ma’zeretim bu. Kabûl ederseniz, insâfın şânıdır(5); etmezseniz, emin olunuz, size minnet etmem, hiç de kabûl etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek içün değil, belki hakka hizmet içün yazdım, vesselâm…

         Şu eserin nağamâtını dinlemek içün, bir Kürd cesedini giymek, bir vahşî hayâlini başına takmak gerektir. Yoksa ne istimâ’ helâl, ne semâ’ tatlı olur.

 

                                                                               Ebû Lâşey Saîd

 

(1): Kırmızı renk kısımlar, Osmanlıca nüsha/lar/dan aynen alınmıştır.  

(2): SEVÂB / SAVÂB

(3):  “nakşît”, H.1329 ve Y. Asya nüshalarında; “nakşîst”.  

(4): Gri kısımlar Y. Asya’dan. 

(5): Turuncu kısımlar Tenvir nüshası ile ayni.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »