MÜNÂZARÂT(musahhah): 3
14/10/2008 ·
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
VESSALÂTÜ ALÂ SEYYİDİ’L-ÂLEMÎN
Emmâ ba'd, ehl-i hamiyetin nazarına arz ediyorum ki:
Vaktâ, Meşrûtiyetin ikinci yaşında; İstanbul temsil ettiği asırdan târihvârî bir nazar ile göçüp, kurûn-i vustâya karşı aşağıya inmekle, aşâir-i Ekrâdın içinde cevelân ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye, güzden bahâra bilâd-ı Arabiyeden bir rıhlet-i şitâiye ettim. Dağ ve sahrâyı bir medrese ederek meşrûtiyeti ders verdim. Birden bana göründü ki, meşrûtiyeti gàyet garib bir sûrette telakkî etmişler. Her tarafın şübhe ve sualleri ağleb bir dereden gelmiş gibi gördüm. İşte, teşhîs-i maraz içün miftâh-ı kelâmı onlara verdim.
Dedim: "Siz suâl ediniz, ben de ona göre cevab vereyim."
Onlar istihsan ettiler. Zîrâ Kürdlerin tabîat-i meşrûtiyetperverânelerine binâen, dersi münâzara ve münâkaşa sûretinde okuyorlar. Onun içündür ki, medreseleri küçük bir meclis-i meb’ûsân-ı ilmiyeyi andırıyor.
İşte, ta’mîmen lilfâide, suâllerini cevablarımla musâfaha ettirerek şu kitâbı yazdım; tâ birbirine muâvenette bulunsun. Hem de, görmediğim Ekrad ve emsâline, şu kitab, bana bilvekâle onlarla konuşarak cevab versin; hem de, lisanları kalblerine tercümanlık edemeyenlere bedelen suâl etsin. Elhâsıl, şu kitab, tarafımdan cevab, onların cânibinden suâl etmek vazîfesiyle mükelleftir. Hem de siyâset tabiblerine, teşhîs-i illete dâir hizmet ile muvazzaftır.
Ey ehl-i hamiyet, anlayınız! Kürd ve emsâli, fikren meşrûtiyetperver olmuş ve oluyorlar. Lâkin, ba’zı me’mûrun fi’len meşrûtiyetperver olması müşkildir. Hâlbuki, akılları gözlerinde olan avâma ders veren fiildir.
İmdi, suâle ve cevâba başlıyorum:
Suâl: "Ey Seydâ! İstanbul'a gittin. Bu inkılâb-ı azîmi gördün. Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?"
Cevab: Müjde getirdim.
Suâl: "Müjde ne demek? Ba’zılar, bize, 'Sizin içün fenâlık var' diyorlar."
Cevab: Nurdan zarar gelmez; gelirse, huffâşa gelir, murdar şeylere gelir. Size, cemî’ kuvvetimle, yalnız Kürdistan’a değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; 'Umum İslâmın, lâsiyyemâ Osmânîlerin, bâhusus Ekrâdın saâdetinin fecr-i sâdıkının geldiğini, hattâ Bâşid başında görüyorum. “RAGMEN AL ENFİ EBİ’L-ALÂİ’L-MAARRΔ Farazâ, şu devletin yarı milleti, bahâsında verilse idi gene erzan ve zulmetle berâber yansa idi gene ucuz!
Suâl: "Biz öyle işitmedik."
Cevab: Şeytân’ın arkadaşları çoktur...
Suâl: "Öyle ise zihnimize gelen şübheleri ve suâlleri hallet."
Cevab: Elbette; fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam.
Suâl: "İstibdad nedir? Meşrûtiyet nedir?" Diğeri: "Ermeniler ağà oldular. Biz sefil kaldık." Başkası: "Dînimize zarar yok mu?" Dahâ başkası: "Jön Türkler şöyledirler, böyledirler, bizi de zarardîde edecekler." Diğeri: "Gayr-i müslim, nasıl asker olacak?" İlâ âhir...
Cevab: Yâhû, şu gürültülü, karmakarışık, sizin gibi intizamsız suâllerinize nasıl cevab vereceğim?
Suâl: "Kàide-i suâli sen göster?"
Cevab: Meşrûtiyet kànûnuyla suâl ediniz. Ya’nî içinizde bir iki zekî adamı intihab ediniz; tâ size vekil olarak müşteri olup, suâl etsin. Siz de dinleyiniz.
Onlar: "Peki, peki..."
Suâl: "İstibdad nedir; meşrûtiyet nedir?"
Cevab: İstibdad; tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, re’y-i vâhiddir, sû-i isti’mâlâta gàyet müsâid bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhîsidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağraz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hattâ herşey’e sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne'l-İslâm îkà’ edip, Mu’tezile, Cebrî, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdaddır.
Evet, taklîdin pederi ve istibdâd-ı siyasînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıziye, Mu’tezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir.
Suâl: "İstibdad bu derece bir semm-i kàtil olduğunu bilmezdik. Lehü'l-hamd, parçalandı. Onu esâsiyle tedâvî edecek olan tiryâk-ı meşrûtiyeti bize ta’rif et."
Cevab: Ba’zı me’murların ef'âli, adem-i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neş'et eden müşevveşiyetle hâl-i hâzırdan fehmettiğiniz meşrûtiyeti tefsir etmeyeceğim. Belki hükûmetin hedef-i maksadı olan meşrûtiyet-i meşrûayı beyan edeceğim.
İşte, meşrûtiyet; “VEŞÂVİR HÜM Fİ’L-EMRİ”. “VE EMRUHÜM ŞÛRÂ BEYNEHÜM” âyet-i kerîmelerinin tecellîsidir ve meşveret-i Şer’iyedir. O vücûd-i nurânînin kuvvete bedel, hayâtı haktır, kalbi ma’rifettir, lisânı muhabbettir, aklı kànundur, şahıs değildir.
Evet, meşrûtiyet hâkimiyet-i millettir; siz dahî hâkim oldunuz. Umum akvâmın sebeb-i saâdetidir; siz de saâdete gideceksiniz. Bütün eşvak ve hissiyât-ı âliyyeyi uyandırır; uyku bes, siz de uyanınız. İnsanı hayvanlıktan kurtarır; siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya'nın tâli’ini açacaktır.
Size müjde!. Bizim devleti, ömr-i ebedîye mazhar eder. Milletin bekàsıyla ibkà edecek. Siz dahâ me'yus olmayınız. Bir ince tel gibi her tarafa hevâ ve hevesin tehyîci ile çevrilmeye müstaid olan re’y-i vâhid-i istibdâdı lâyetezelzel bir demir direk gibi, lâyetefellel bir elmas kılınç gibi olan efkâr-ı âmmeye tebdil eder; siz de, sefîne-i Nuh gibi emniyet ediniz. Herkesi birer pâdişah hükmüne getiriyor; siz de hürriyetperverlikle pâdişah olmaya gayret ediniz. Esâs-ı insâniyet olan cüz'-i ihtiyârı te’min eder, âzad eder; siz de câmid olmaya râzı olmayınız. Üçyüz milyondan ziyâde ehl-i İslâmı bir aşîret gibi birbirine rapteder, siz de o râbıtayı muhâfaza ediniz. Zîrâ meşveret perdeyi attı; milliyet göründü, harekete geldi. Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizâza geldi. Zîrâ, milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakîkî ve nisbî ve izâfîden mürekkebtir. Başka millete benzemiyoruz.
Suâl: "İstibdâdın çirkinliğine, meşrûtiyetin bu derece iyiliğine delîlin nedir?"
Cevab: Siz avâm olduğunuzdan hayâlinizle tefekkür, gözünüzle taakkul ettiğinizden, temsil size bürhân-ı nazarîden dahâ ziyâde mukni’dir. İşte, ikisinin mâhiyetlerini misâl ile tasvir edip göstereceğim.
İşte, biliniz:
Hükûmet hekim gibidir; millet hastadır. Farzediniz, ben şu çadırda oturmuş bir hekîmim. Şu etraftaki herbir köyde, Allah etmesin, birer ayrı hastalık var. Ben o hastalıkları teşhis etmemişim. Hem de ta’cîzimi istemeyen müdâhenecilerden, yalancılardan başka kimseyi görmemişim.
Şu hâlde, şu köylere, tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz; mîzansız bir ilâcı isti’mâl eden, acabâ şifâ mı bulur veyâhud ölür?
Evet, “MÛTÛ KABLE EN TEMÛTÛ” sırrına, şunun sâye-i muzlimânesinde mazhar oldunuz. İşte her köye böyle ilâç göndermek, hattâ dâü'lcû’ ile karın ağrısına mübtelâ olan emsâlinize hazım ilâcı hükmünde olan iâne toplamak, yâhud eşkiyâlık ve husûmet derdiyle mültehib bulunan o vücûda, iltihâbı tezyid eden Hamîdîlik icrâ etmek ve ilâ âhire.. acabâ tedâvî mi, yoksa tesmim midir, Melekü'l-mevte yardım etmekdir?
İşte mâhiyet-i istibdâdın timsâli budur. Zîrâ, sâbıkta, pâdişah; kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu, bîçâre milletin hâlini anlamıyordu, yâhud za’f-ı kalb ve kuvvet-i vehm ile anlamak istemiyordu, yâhud mütehevvisâne ve mütekeyyifâne ve mütekalkıl olan tabîatı, anlattırmağa müsâid değildi. İşte hükûmetteki istibdâda, herşeydeki istibdâdı kıyâs ediniz. Hattâ, taklîdi tevlid eden ilmin istibdâdı dahî böyledir.
Ammâ, bizzarûre hükûmet-i İslâmiyenin hedef-i maksadı olan meşrûtiyet-i meşrûanın timsâlini isterseniz.. Farzediniz ben bir hekîmim. Şu çadır dahî eczâhânedir; içindeyim. Umum köylerde veyâhud evlerde çeşit çeşit hastalıkları teşhis etmiş, reçetesini yazmış bir müntehab adam, yanıma geliyor, reçetesini ibraz ediyor ki; "Dâü'l-cehl ile baş ağrısı var" yazılıdır. Ben dahî, fen afyonunu iptidâ onların lisanlarının zarfında, sonra da lisân-ı resmiyeye ifrâğ ederek veriyorum. Bir başkasının reçetesini gösteriyor ki; kalb hastalığı olan “za’f-ı diyânet” var. Ben de, fünûnu, maârif-i İslâmiye ile mezc ederek bir ma’cun yapıyorum, müderrislerin ellerine veriyorum, gönderiyorum. Diğerinde “dâü'l-husûmet” ile “ihtilâl sıtması” var. Ben de fikr-i milliyeti uyandırarak, ışıklandırarak, tiryâk-misâl adâlet ve muhabbeti o nur ile mezc ettirerek, sulfato-misâl bir ilâç veriyorum. İşte böyle bir hekimdir ki, vatan hastahânesinde, bîçare etfâli helâkten halâs eder. Hâ, hükûmet-i meşrûtanın timsâl-i nûrânîsi, “KÜLLÜKÜM RÂ’İN VE KÜLLÜKÜM MES’ÛLÜN AN RAİYYETİHΔ sırrınca, herbir büyük adam, bu düstûru nazara almak gerektir.
Suâl: "Derman, dermandır; neden zehir olsun?"
Cevab: Bir derdin dermânı başka bir derde zehir olabilir. Bir derman hadden geçse, derd getirir.
Suâl: "Ne diyorsun? “İSTAHSENTE ZÂ VERAMİN” Hâl-i hâzırın eskisi gibi çok fenâlığı var, bize zulmeder. Hem de zaafta, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek, ta’rif ettiğin meşrûtiyet dahâ bize selâm etmemiş; tâ ki, biz de ‘Ehlen ve sehlen’ desek?"
Cevab: “LÂ BELİSTESKAYTÜ ÜSKÛBAN. VESTES’AYTÜ YA’BÛBAN. VESTAHSENTÜ HAVRÂE. VEMEDAHTÜ HURRİYYETEN HURRATEN HÛRİYYETEN”
Fakat, sizin dîvâneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm, meşrûtiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Kûdan ve Mâmehûran aşîretleri, dahâ asker gelmeden, alâküllihâl vermeğe mecbur olan emvâl-i emîriyeyi hazır etse idiler, şu kadar zulm olmayacaktı. Evet, bir millet cehâletle hukùkunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahî müstebid eder.
Siz diyorsunuz: "Şimdiki hükûmet eskisi gibi zaiftir." Evet; kuvvetsizlikte, dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyâra benzer. Fakat, o kabre müteveccihen iner, eğilir, girer. Şu ise, doğrulur, şebâbe doğru yükselir.
Suâl: "Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?"
Cevab: Yüz seneden beri harâba yüz tutan birşey, birden yapılamaz. Size bir misâl söyleyeceğim. Bir bulagbaşı, çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş. Sonra da onu tasfiye içün o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa, acabâ pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz; âkıbet berrak olacaktır.
Suâl: "Ta’rif ettiğin meşrûtiyetin ne mikdârı bize gelmiş ve niçün bütün gelmiyor?"
Cevab: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîrâ sizin şu vahşet-engîz, cehâletperver, husûmet-efzâ olan sarp dağ ve derin derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhâsından, husûmet kurtlarından bîçare meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeğe cesâret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamâmen cemâlini göreceksiniz. Zîrâ sizinle İstanbul arasındaki mesâfe bir aylıktır; fakat sizinle ehl-i meşrûtiyet arasındaki mesâfe bin aydan fazladır. Zîrâ eski zamânın adamlarına benzersiniz. O nâzik meşrûtiyet, İstanbul havâlisindeki yılanlardan kurtulsa, şu uzun mesâfeden geçmekle, cehâlet gibi müdhiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kıraçları, husûmet gibi gàyet keyşer(?) dağları kat’etmekle berâber, eşkiyâya rast gelecektir.
Ezcümle, ba’zı cezâ-i sezâsını hazmetmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve ba’zı bir meşhur Bektâşî gibi ma’nâ verenler, yol üzerine çıkıp, gasb ve gàret ediyorlar. Dahâ onların öte tarafında da bir kısım gevezeler vardır; ba’zı bahâne ile, parça parça etmek istiyorlar. Öyle ise, ona bir yol veyâhud bir balon yapınız.
Suâl: "Biz me'yus olduk; dahâ ne vakit bize gelecektir?"
Cevab: Ye’s, aczden gelir. Ye’s, mâni’-i her-kemâldir. Hamiyet ise, şiddet-i mevânia karşı şiddetle metânet etmektir. Hâlbuki şu zaman, mümteniât-ı âdiyeyi mümkin derecesine indiriyor. Çabuk ye’se inkılâb eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben, sizi tenbellikten kurtarmak içün, kabâhatlerinizi gösteririm. Ona çabuk gelmek istiyorsanız, işte ma’rifet ve fazîletten demiryolunu yapınız; tâ ki, meşrûtiyet, medeniyet denilen şimendüfer-i kemâlâta binip ve terakkıyât tohumlarını bindirerek, kısa bir zamanda mâni’lerden kurtulup geçerek size selâm etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.
Suâl: "İnşâallah, tâli’imiz varsa biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfi değil midir?"
Cevab: Bîçare tâli’inize siz de yardım etmelisiniz. Bağdad tarrarları gibi olmayınız. Sizin atâlet bahânesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz, nizâm-ı esbâbı reddettiğinden, kâinâtı tanzim eden meşîete karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakz eder.
Suâl: "Şimdi fenâlığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrûtiyetin âsârı hangisi, ötekinin âsârı hangisidir?"
Cevab: Ne kadar iyilik var, meşrûtiyetin ziyâsındandır; ne kadar fenâlık var, yâ eski istibdâdın zulmetinden, yâhud meşrûtiyet nâmıyla yeni bir istibdâdın zulmündendir. Geri kaldı; tâ ta’ziyeden sonra vedâ’ edip, pederini ta’kib etsin.. Fakat, emin olunuz, ziyâ galebe çalacaktır.
Suâl: "Meşrûtiyeti pekçok i'zam ediyorsun. Eskide re’y-i vâhid idi, milletten suâl yok idi; şimdi meşverettir, milletten suâl edilir. Millet, 'Ne içün?' der; ona, 'Ne istersin?' denilir, işte bu kadar. Dahâ nedir, o kadar ilâveyi takıyorsun?"
Cevab: Zâten şu nokta bütün cevablarımı tazammun etmiş. Zîrâ, meşrûtiyet hükûmete düştüğü vakit, fikr-i hürriyet, meşrûtiyeti her vecihle uyandırır. Her nev’de, her tâifede onun san’atına âid bir nevi’ meşrûtiyeti tevlid eder. Hattâ ulemâda, medâriste, talebede bir nevi’ meşrûtiyeti intac eder. Evet, her tâifeye ona mahsus bir meşrûtiyet, bir teceddüd ilham olunuyor. İşte, şu arkasında şems-i saâdeti telvih eden ve temâyül ve incizab ve imtizâca yüz tutan lemeât-ı meşverettir ki, bana meşrûtiyet-i hükûmeti bu kadar sevdirmiştir. Bence taklîdin temelini atıp, ihtilâfâtı çıkarmakla, Mu’tezile, Cebrî, Mürcie, Mücessime gibi dalâlet fırkalarını İslâmiyetten intâc eden mesâil-i Dîniyedeki istibdâd-ı ilmîdir ve nefsü'l-emirde mukayyed olan şeyde ıtlaktır.(1) Meşrûtiyet-i ilmiye hakkıyla teessüs etse, meyl-i taharrî-i hakîkatin imdâdıyla, fünûn-i sâdıkanın muâvenetiyle, insâfın yardımıyla şu fırak-ı dâlle, Ehl-i Sünnet ve Cemâate dahil olacakları kaviyyen me'mûldür. Şu fırkalar, eğer, çendan bir hizb olarak görünmüyor, fakat efkârda tahallül ederek münteşiredir. Herkesin dimâğında onların meylettiği mesleğe meyelân bulunabilir. Hattâ, eğer bir dimağ büyütülse, maânî tecsim edilir ise, şu fırak, sinematografvârî(2) o dimağda temessül ettiği görülecektir. Şu kıssa, uzundur, makàmı değil; siz suâllerinizi ediniz.
Hâşiye(1): Dikkat lâzım.
Hâşiye(2): Kürdlere medeniyetin garâbetini zikrettiğim sırada sinematografı ta’rîf etmiştim.
Suâl: "Şu meşrûtiyet, büyüklerimizi, beylerimizi kırdı; fakat ba’zıları da müstehak idi. Hem de, maddeten bir şey görmeden yalnız meşrûtiyetin nâmını işitmekle, kendi kendilerine düştüler. Bunun hikmeti nedir?"
Cevab: Ma’nen her bir zamânın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin ıstılâhınızca, o zamânın makinesini çeviren bir ağà lâzımdır. İşte, zamân-ı istibdâdın hâkim-i ma’nevîsi kuvvet idi; kimin kılıncı keskin, kalbi kàsî olsa idi, yükselirdi. Fakat, zamân-ı meşrûtiyetin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağàsı haktır, akıldır, ma’rifettir, kànundur, efkâr-ı âmmedir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezâyüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus ettiklerinden, kuvvete istinad eden Kurûn-i Vustâ hükûmetleri inkırâza mahkûm olup, asr-ı hâzır hükûmetleri ilme istinad ettiklerinden, Hızırvârî bir ömre mazhardırlar.
İşte ey Kürdler! Sizin bey ve ağà, hattâ şeyhleriniz dahî, eğer kuvvete istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile, cebr yerine muhabbeti isti’mâl.. ve hissiyâtı efkâra tâbi’ ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir.
Suâl: "Neden, şu inkılâb-ı hükûmet, herşeyde bir inkılâb getirdi?"
Cevab: “E’N-NÂSÜ ALÂ SÜLÛKİ MÜLÛKİHİM” sırrınca, istibdad herkesin damarlarına sirâyet etmiş idi, çok nam ve sûretlerde kendini gösteriyordu, çok dâm ve planlar isti’mâl ediyordu. Hattâ benim gibi bir adam, ilmi vâsıta edip, tahakküm ediyor idi veyâhud sehâvet-i milliyeyi sû-i isti’mâl ederdi. Veyâhud şu şeyh gibi, necâbeti sebebiyle herkes onun hatırını tutarak - tutmakla mükellef bildiğinden - tahakküm ve istibdad ediyordu.
Suâl: "Demek, öldürmemize, hükûmetin istibdâdına yardım eden başka istibdadlar da varmış?"
Cevab: Evet, cehâletimizin silâhıyla, asıl bizi mahveden, içimizdeki, garib namlar ile hüküm süren parça parça istibdadlar idi ki, hayâtımızı tesmim etmiş idi. Fakat, yine kabâhat, o küçük küçük istibdadların pederi olan istibdâd-ı hükûmete âiddir.
Suâl: "Beyler, ağàlar, müteşeyyihler iki kısımdır; farkları nedir?"
Cevab: İstibdad ile meşrûtiyet kadar farkları vardır. Ben dahî meşrûtiyet ve istibdâdı müşahhas olarak size göstermek istediğimden, şu iki kısmı timsâl olarak beyan ediyorum.
Suâl: "Nasıl?"
Cevab: Eğer, büyük adam, istibdad ile kuvvete veyâ hîleye veyâ kendisinde olmayan, tasannûen kuvve-i ma’neviyeye istinâden, halkı isti'bâd ederek havf ve cebrin tazyîkı ile tutup, insanı hayvanlığa indirmiş; dâimâ o milletin şevkıni kırar, neş’elerini kaçırır. Eğer, bir nâmus olursa, yalnız o şahs-ı müstebidde görünür; denir ki, "Falan adam şöyle yaptı." Eğer bir seyyie olursa, kabâhat bîçare etbâa taksim olunur. İşte şu mâhiyetteki büyük hakîkaten büyük değildir, küçüktür; milletini küçüklettiriyor. Zîrâ, milleti her sa'yi suhre gibi işliyor, hatır içün gibi yapıyor, iyilik etse de riyâ karıştırıyor, müdâhene ve yalana alışıyor, dâimâ aşağıya iniyor. Zîrâ, sa'y-i insânînin buhârı hükmünde olan şevk, müntafî oluyor. Ağàları ve büyükleri, omuzlarına biner, tâ yalnız görünsün, onların etlerinden yer, tâ büyüsün. O milletin gonca-misâl isti’dâdâtı üzerine o reis perde olup ziyâyı göstermiyor. Belki, yalnız o neşvünemâ bulur, inkişaf eder, açılır. Eğer müşahhas istibdâdı görmek arzu ediyorsanız, işte size şu...
Suâl: "Aman, bu kadar istibdâdın fenâ bir zehri varken, acibdir ki, biz bu kadar kalmışız!"
Cevab: Acib değildir. İhtilâftan ba’zan istifâde olunur. O pis istibdâdın taaddüdü içün, birbirinin kuvvetini bir derece kırar, ta’dil ederdi; yoksa işiniz fenâ idi.
Suâl: "İkinci kısım nasıldır?"
Cevab: Bir büyük adam, hakka isnad ile aklı isti’mâl edip muhabbetle milletini kendisine rabt, zîrdostânının omuzları üstüne çıkmaz, altına girer, yükseltir, şevklerini uyandırır, bir iyilik olursa ma’nen millete tevzî’ eder, herkese bir parça nâmus düşmekle şevkı artırır, hak yerini bulmak içün milletini ziyâ-i ma’rifete karşı tutar, gonca-misâl olan o milletin hissiyâtına zülâl-i muhabbet ve aklı gönderir, neşvünemâ verirse, “SEYYİDÜ’L-KAVMİ HÂDİMÜHÜM” hadîs-i şerîfte meşrûtiyetli reîse misâl-i müşahhas olur.
Meşrûtiyeti gözle görmek istiyorsanız, işte şu âyîneye bakınız.
Suâl: "Demek 'büyük' o değil ki, kılıncı keskin olsun, milleti kendine fedâ etsin; belki odur ki, aklı keskin olsun, kalbi millet içün fedâkâr olsun."
Cevab: Hâ, şimdi bir ışık buldunuz. Elbette bir doğru şeyhin müridleri, yâhud eski âdil beylerin mensublarıyla, müstebid bir ağà hizmetkârlarının cihet-i irtibatta farklarını bulursunuz.
Maatteessüf, büyüklerdeki meziyet, sebeb-i tevâzu’ iken, vâsıta-i tahakküm oluyor; avâmdaki zaif bir damar, câlib-i şefkat iken, vesîle-i esâret oluyor.
Suâl: "Şu pis istibdad ne vakitten beri başlamış, geliyor?"
Suâl: "Demek istibdad hayvâniyetten gelmedir?"
Cevab: Evet... Müstebid bir kurt, bîçare bir koyunu parça parça etmek, dâimâ
Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır