MÜNÂZARÂT(musahhah): 4
14/10/2008 ·
kavî, zaîfi ezmek, hayvanların birinci düstûr ve kavânîn-i esâsiyesindendir.
Suâl: "Sonra?."
Cevab: Şerîat-ı Garrâ zemîne nüzûl etti; tâ ki; zemînin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin, şu insâniyetin siyah lekesini izâle etsin; hem de, izâle etti. Fakat, vâesefâ ki, muhît-i zamânî ve mekânînin te’sîriyle, hilâfet saltanata inkılâb edip, istibdad bir parça hayatlandı. Tâ Yezîd zamânında, bir derece kuvvet bularak, başını kaldırdığından, İmâm Hüseyin Hazretleri hürriyet-i Şer’iye kılıncını çekti, başına havâle eyledi. Fakat, ne çâre ki, istibdâdın kuvveti olan cehl ve vahşet, cevânib-i âlemde zeyn-âb gibi Yezîd'in istibdâdına kuvvet verdi.
Suâl: "Şimdiki meşrûtiyet, istibdad nerede? Onların harekâtı nerede? Hilâfet, saltanat nerede? Nasıl tatbik ediyorsun? Yekdiğerine musâfaha ve temas ettiriyorsun, aralarında karnlar ve asırlar var?"
Cevab: Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kànundadır, şahıs hiçtir. İstibdâdın esâsı, kuvvet şahısta olur, kànûnu kendi keyfine tâbi’ edebilir, hak kuvvetin mağlûbu. Fakat, bu iki ruh her zamanda birer şekle girer, birer libas giyer. Bu zamânın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın, istibdad galebe ettiği zaman tamâmen hükmünü icrâ etmiş, meşrûtiyet mağlûb olduğu vakit mahvolmuş. Kellâ! Kâinatta gàlib-i mutlak hayır olduğundan, pek çok envâ’ ve şuubât-ı hey’et-i ictimâiyede meşrûtiyet hükümfermâ olmuştur. Cidâl berdevam, harb ise seccâldir.
Suâl: "Ba’zı adam, 'Şerîat’e muhâliftir' diyor?"
Cevab: Rûh-i meşrûtiyet, Şerîattendir; hayâtı da ondandır. Fakat ilcâ-i zarûretle teferruât, olabilir, muvakkaten muhâlif düşsün. Hem de, her ne hâl ki, meşrûtiyet zamânında vücûda gelir! Meşrûtiyetten neş'et etmesi lâzım gelmez. Hem de, hangi şey vardır ki, her cihetle Şerîate muvâfık olsun.. Hangi adam var ki, bütün ahvâli Şerîate mutâbık olsun? Öyle ise şahs-ı ma’nevî olan hükûmet dahî ma’sum olamaz. Ancak Eflâtûn-i İlâhînin medîne-i fâzıla-i hayâliyesinde ma’sum olabilir. Lâkin, meşrûtiyet ile sû-i isti’mâlâtın ekser yolları münsed olur; istibdadda ise açıktır.
Suâl: İ’tiraz ettiğin şey’e nasıl cevab veriyorsun?
Cevab: Ben libâsa ilişiyordum. Hükûmet iyi bir adamdır. Pislerin libâsını giymişti. Biz o libâsı yırtmak ve yıkamak isterdik, olamadı.. Zamâna bıraktık; tâ yavaş yavaş yırtılsın. Evet, namâzı kılıyordu, kıbleyi tanımıyordu; sonra tanıdı veyâ tanıyacaktır. Ehvenüşşerreyn, bir adâlet-i izâfiyedir. Fakat kemâl-i telehhüf ile bağırıyorum ki, şiddete inkılâb eden fikr-i intikàmın tedâhülü ve heyecânâtı intac eden tecrübesizlik, üzerimize emri şiddetlendirdi, bahâlaştırdı. Muvakkaten, bir nevi’ karanlık çöktü. Emin olunuz ki, çekilecektir.
Suâl: "Neden makine-i ahvâl güzelce işlemiyor?"
Cevab: Zîrâ tecrübe, hamiyet, nûr-i kalb ve nûr-i fikri cem' edenler vazâife kifâyet etmezler. Ba’zı ehl-i gayret ve hamiyette, meyl-i tahrib meleke olmuş; ta’mîre pek alışık değildir. Ba’zı ehl-i tecrübe ve ta’mir ise, eskisine bir derece meyil ile, isti’dadları pek müsâid değildir. Demek, bize bir nesl-i cedid lâzımdır.
Bunu da cidden söylüyorum: Eğer, meşveret Şerîatten bir parmak müfârakat ederse, eski hâl yüz arşın ayrılmıştır.
Suâl: "Neden?"
Cevab: Bir ince teli, rüzgâr her tarafa çevirebilir. Fakat içtimâ’ ve ittihad ile hâsıl olan hablü'l-metîn ve urvetü'l-vüskà değme şeylerle tezelzül etmez. İcmâ’-i ümmet, Şerîatte bir delîl-i yakînîdir. Re’y-i cumhur, Şerîatte bir esastır. Meyelân-ı amme, Şerîatte mu’teber ve muhteremdir.
İşte, bakınız: Eski pâdişahların irâdesini, Ermeni rüzgârı ve ecnebî havası veyâ vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi. O da, sükûta rüşvet-i ma’neviye olarak, birçok ahkâm-ı Şerîati fedâ ediyordu. Şimdi kapı açıldı; fakat, tamâmı ileride. Üçyüz ârâ-yi mütekàbile ve efkâr-ı mütehâlife hak ve maslahattan başka birşey ile musâlaha etmez veyâ sükût etmezler. Hakk ve maslahat ise, Şerîatte esastır. Fakat “İNNA’D-DARÛRÂTİ TUBÎHU’L-MAHZÛRÂTİ” kàide-i Şer’iyesince ba’zan haram bildiğimiz şey, ilcâ-i zarûretle vâcib olur. Taaffün etmiş parmak kesilir; tâ el kesilmesin. Selâmet-i millet, cevher-i hayâta tevakkuf etse, vermekten tevakkuf edilmez; nasıl ki, edilmedi. Dünyâda en acib, en garîbi, rûhunu iftiharla selâmet-i millete fedâ edenlerden, ba’zan garazında menfaat-i cüz'iye-i gurûriyesinde buhl eder, vermiyor.
Demek, Şerîati isteyenler iki kısımdır: Biri, muvâzene ile zarûreti nazara alarak, müdakkikâne meşrûtiyeti Şerîate tatbik etmek istiyor. Diğeri de, muvâzenesiz, zâhirperestâne, çıkılmaz bir yola sapıyor.
Suâl: "Meclis-i Meb’ûsanda Hıristiyanlar, Yahûdîler vardır; onların re’ylerinin Şerîatte ne kıymeti vardır?"
Cevab: Evvelâ, meşverette hüküm ekserindir. Ekser ise Müslümandır, altmıştan fazla ulemâdır. Meb’us hürdür, hiçbir te’sir altında olmamak gerektir. Demek, hâkim İslâm’dır.
Sâniyen: Sâati yapmakta veyâhud makineyi işletmekte, san’atkâr bir Haço veyâ Berhâm'ın re’yi mu’teberdir; Şerîat reddetmediği gibi, Meclis-i Meb’ûsandaki mesâlih-i siyâsiye ve menâfi’-i iktisâdiye dahî ekserî bu kabîlden olduğundan, reddetmemek lâzımgelir. Ammâ ahkâm ve hukùk ise, zâten tebeddül etmez. Tatbîkat ve tercîhattır ki, meşverete ihtiyaç gösterir. Meb’usların vazîfesi, o ahkâm ve hukùku sû-i isti’mâl etmemek ve ba’zı kadı ve müftîlerin hîlelerine meydan vermemek içün ba’zı kànunları yapmak, etrâfına sur etmektir. Aslın tebdîline gitmek olamaz; gidilse, intihardır.
Suâl: "'Adâlettir' diyorsun. Neden tekâlif-i devlet, fukarâ üstünde hafifleşmedi?"
Cevab: Bir fark vardır: Eskide vâridat zâyi’ olur giderdi, şimdi millet rakibdir. Demek, evvel suya ve şûristâna atılır idi, şimdi tarlaya atılıyor veyâ atılacaktır. İşte, bir nevi’ hafiflik...
Suâl: "Şu hükûmet ve Türkler nasıl olsalar, biz râhat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temâşâ etmek ve ellerimizi onlarla berâber sâfî suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zîrâ hükûmet ve İstanbul dahâ bulanıktır."
Cevab: Meşrûtiyet, hâkimiyet-i millettir. Ya’nî efkâr-ı âmmenizin misâl-i mücessemi olan meb’ûsan hâkimdir; hükûmet, hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekkî ediniz; her kabâhati hükûmet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız.
Size bir misâl söyleyeyim:
Her tarafa şu’beler salmış bir büyük çeşme başında bir tagayyürat olursa, her tarafa da sirâyet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tâbi’dir. Farazâ, o havuz tamâmen tagayyür ederse veyâhud Allah etmesin bozulursa da, çeşmelere te’sir etmez - eğer pınar, pınar olursa.
İşte, bakınız: İstibdâdın hükmünce, İstanbul ve hükûmet bulagbaşı idi; şikâyette hakkınız vardı. Şimdi ise hakîkat i’tibâriyle bilkuvve, İstanbul göldür, hükûmet havuzdur, Türk zeyn-âbdır veyâ öyle olmak lâzımdır. Pınar bizlerdedir veyâ bizde olmak gerektir.
Ey Kürdler! Görüyorum ki, bizde pınar yoktur. Onun içün, uzaktan gelen, taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdâdı görüyoruz. Öyle ise, gayret ediniz, çalışınız; sebeb-i saâdetimiz olan meşrûtiyeti takviye içün, fikr-i milliyeti haffar yapıp, ma’rifet ve fazîleti eline veriniz. Şu yerlerde de bir küngân atınız; tâ bir kemâlât pınarı bizde de çıksın. Yoksa dâimâ dilenci olacaksınız, yâ susuzluktan öleceksiniz. Hem de, dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa, nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri yâ haksız veyâ tenbeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükûmet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenâlıkları dokunmaz, fakat iyilikleri gelir.
Suâl: "Neden iyilik gelsin, fenâlık gelmesin? İkisi arkadaştır."
Cevab: Yâhû! Dedik: Şimdi, hükûmet ve İstanbul çukurda bir havuzdur veyâ öyle olacaktır. Havuz ise, aşağıdadır. Fenâlık sakîldir, yukarıya yuvarlanmaz - cehâletle cezb etmemek şartıyla. İyilik nurdur, yukarıya akseder.
Suâl: Dîn’e zarar olmasın, ne olursa olsun?
Cevab: İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir; göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlûb bîçâre bir pâdişâha yâhud müdâhin me’mûrlara veyâhud mantıksız polislere i’timâd edilir ve Dînin himâyesi onlara bırakılırsa dahâ mı iyidir; yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyât-ı İslâmiyenin ma’deni olan, herkesin kalbindeki şefkat-i îmâniye olan envâr-ı İlâhînin lemeâtının içtimâ’larından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerârât-ı neyyirânesinin imtizâcından hâsıl olan amûd-i nuranînin ve o seyf-i elmâsın hamiyetine bırakılırsa dahâ mı iyidir? Siz muhâkeme ediniz.
Evet, şu amûd-i nurânî,(3)Dînin himâyetini, şehâmetinin başına, murâkabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz; lemeât-ı müteferrika, tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizac edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss-i dînî, lâsiyyemâ Dîn-i Hakk-ı Fıtrînin sözü dahâ nâfiz, hükmü dahâ âlî, te’sîri dahâ şediddir.
Hâşiye(3): Risale-i Nûr'u hissetmiş ki, üç sahîfe ile cevab veriyor. Fakat siyâset perdesi başka renk vermiş.
Elhâsıl: Başkasına i’timad etmeyen nefsiyle teşebbüs eder. Size bir misâl söyleyeceğim: Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur; o işi bilirsiniz. Şimdi herbiriniz, ba’zı koyunları bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Hâlbuki çoban tenbel ve muâvini kayıtsız, köpekleri değersizdir. Tamâmıyle ona i’timâd etseniz, râhatla evlerinizde yatsanız, bîçâre koyunları müstebid kurtlar ve hırsızlar ve belâlar içinde bıraksanız daha mı iyidir? Yoksa; onun adem-i kifâyetini bilmekle nevm-i gafleti terk edip, hânesinden her biri bir kahraman gibi koşsun, koyunların etrafında halka tutup, bir çobana bedel bin muhâfız olmakla, hiçbir kurt ve hırsız cesâret etmesin, dahâ mı iyidir? Acaba Mâmehûran hırsızlarını tevbekâr ve sofî eden şu sır değil midir? Evet, rûhları ağlamak istedi, biri bahâne oldu, ağladılar.
Evet, evet.. neam, neam.. Sivrisinek tantanasını kesse, balarısı demdemesini bozsa, şevkiniz bozulmasın, teessüf etmeyiniz. Zîrâ , kâinâtı nagamâtıyla raksa getiren hakàikın esrârını ihtizâza veren mûsîka-i İlâhiye hiç durmuyor; sermeden zırm zırm eder.(4)
Hâşiye(4): Kürdçe’de zırm zırm, Türkçe’si güm güm.
Pâdişahların Pâdişâhı olan Sultân-ı Ezelî’nin, Kur'ân denilen mûsîka-i İlâhiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumânda zirmin(şiddetli ses) getirmekle, sadef kehf(mağâra)-misâl olan, ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ ve kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisânlarından çıkıp seyrüseyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyâyı zırme zırm(güm güm) ile ihtizâza getiren o sadânın tecessüm ve intıbâıyle; umum kütüb-i İslâmiyeyi bir tanbur ve kànûnun bir teli ve bir şerîdi hükmüne getiren ve herbir tel, bir nev'iyle onu i’lân eden o sadâ-yı semavî ve rûhânîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veyâ dinlemeyen; acabâ sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve pîş-i reşk (siyahsinekler) gibi bir hükûmet adamlarının vızvızalarını(civcivelerini) işitecek midir?
Elhâsıl: İnkılâb-ı siyasî cihetiyle Dîn’inden havf eden adamın Din’de hissesi; beytü'l-ankebût gibi zaif düşmüş cehâlettir, onu korkutur, takliddir, onu telâşa düşürttürür. Zîrâ i’timâd-ı nefsin fıkdânı ve aczin vücûdu cihetiyle, saâdetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.
Suâl: Ba’zı adam, dediğiniz gibi demiyor. Belki, "Mehdî gelmek lâzımdır" der. Zîrâ ; dünyâ, şeyhûhet i’tibâriyle müşevveşedir; İslâmiyet, ağrâzın teneffüsiyle mütezelziledir.
Cevab: Eğer Mehdî acele edip gelse, baş göz üstüne, hemen gelmeli. Zîrâ güzel bir zemin müheyyâ ve mümehhed oldu. Zannettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler, bahârda vücudpezîr olur. Rahmet-i İlâhî şânındandır ki, şu milletin sefâleti, nihâyetpezîr olsun. Bununla berâber, kim dese, "Zaman bütün berbad oldu," eskisine temâyül gösterse, bilmediği hâlde İslâmiyetin muhâlefetinden neş'et eden eski seyyiâtı, ba’zı ecnebîlerin zannı gibi İslâmiyete isnâd etmektir.
Suâl: Efkârı teşviş eden, hürriyet ve meşrûtiyeti takdir etmeyen kimlerdir?
Cevab: Cehâlet ağànın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyâsetlerinde insan milletinden menba’-ı saâdetimiz olan meşvereti inciten bir cem’iyettir.(5)
Hâşiye(5): Burada mason ve dönmelerin cem’iyetinden haber vermek içinde bir çeyrek asır istibdâd-ı mutlakla hükmeden bir hâkimiyeti gaybî ihbâr eder.
Benî beşerde ona intisab eden, bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatine fedâ etmeyen, hem de menfaatini ızrâr-ı nâsta gören, hem de muvâzenesiz, muhâkemesiz ma’nâ veren, hem de meyl-i intikàm ve garaz-ı şahsîsini fedâ etmediği hâlde mağrûrâne millete rûhunu fedâ etmek da’vâsında bulunan, hem de beylik veyâ tavâif-i mülûk mukaddemesi olan muhtâriyet veyâ istibdâd-ı mutlak ma’nâsiyle bir cumhûriyet gibi gayr-i ma’kul fikirlerde bulunan, hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrûtiyetin birinci ihsânı olan afv ve istirâhat-i umûmiyeyi fikr-i intikàmına yediremediğinden, herkesin a’sâbına dokundurmakla, tâ heyecâna gelip terbiye görmekle teşeffî isteyenlerdir.
Suâl: Neden bunların umûmuna fenâ diyorsun? Hâlbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.
Cevab: Hiçbir müfsid, “ben müfsidim” demez. Dâimâ sûret-i haktan görünür. Yâhud bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zîrâ çok silik söz ticârette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim içün hüsn-i zan edip tamâmını kabûl etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veyâ bilmediğim hâlde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduâyı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.
Suâl: Neden hüsn-i zannımıza sû-i zan edersin? Eski pâdişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdâheneci edemediler. Zîrâ seni hapsettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin. Merdâne çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabûl etmedin. Demek sen onların tarafdarlığı içün demiyorsun. Demek hak tarafdârısın.
Cevab: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra fedâ etmez. Zîrâ , hakkın hatırı âlîdir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-i zannınızı kabûl etmem. Zîrâ bir müfside, bir dessâsa hüsn-i zan edebilirsiniz. Delîl ve âkıbete bakınız.
Suâl: Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklid ederiz.
Cevab: Çendan câhilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, ya’nî üzümü paylaşsam, zekâvetiyle bana hîle edebilir. Demek cehliniz özür değil... İşte, müştebih(karışık) ağaçları gösteren semereleridir. Öyleyse, benim ve onların fikirlerimizin netîcelerine bakınız. İşte birisinde istirâhat ve itâattir. Ötekisinde ihtilâf ve zarar saklanmıştır.
Size bir misâl dahâ söyleyeceğim:
Şu sahrâda bir nâr görünür. Ben derim nurdur; nâr olsa da, eski nârdan kalma zaif, yukarı tabakasıdır. Geliniz, etrâfına halka tutup temâşâ edelim. İstifâza edip, tâ tabaka-i nâriye yırtılsın, istifâde eyleyelim. Eğer dediğim gibi nur ise, zâten istifâde edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi nâr olsa, karıştırmadık ki bizi yaksın. Onlar diyorlar ki: "Ateş sûzandır." Eğer, nur olursa kalb ve gözlerini kör eder. Eğer nâr dedikleri nûr-i saâdet(6) dünyânın hangi tarafına çıkmışsa, milyonlarla insanın tulum gibi kan suyu üzerine boşaltılmış ise söndürülmemiş. Hattâ bu iki senedir mülkümüzde iki-üç def’a söndürülmesine teşebbüs edildi. Fakat söndürmek isteyenler kendileri söndüler.(7)
Suâl: Sen dedin ateş değil; şimdi ateş nazarıyla bakıyorsun.
Cevab: Evet, nur, fenâlara nârdır.
Suâl: O fırkadan ehl-i fazl kısmına ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.
Cevab: Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenâlık yapıyorlar.
Suâl: Nasıl iyilikten fenâlık gelir?
Cevab: Muhâli talep etmek, kendine fenâlık etmektir. Bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran parça parça olur. Zîrâ onların istedikleri şey, yâ bir hükûmet-i ma’sûmedir.. Hâlbuki, şimdi şahs-ı vâhid bile ma’sum olamaz. Nerede kaldı…? Zerrâtı günahkârlardan mürekkep bir hükûmet tamâmiyle ma’sum olamaz. Demek, nokta-i nazar, hükûmetin hasenâtı, seyyiâtına tereccuhudur. Yoksa, seyyiesiz hükûmet, muhâl-i âdîdir. Ben öyle adamlara anarşist nazarıyla bakıyorum. Zîrâ onlardan birisi - Allah etmesin - bin sene yaşayacak olsa, âdetâ mümkin hükûmetin hangi sûretini görse, hülyâ ile yine râzı olmayacak; şu hülyânın neticesi olan meylü't-tahrib ile, o sûreti bozmağa çalışacak.(8)Şu hâlde, böylelerin fenâ zannettikleri Jön Türkler nazarlarında dahî, mel'un, anarşist ve iğtişaşcı fırkasından addolunurlar. Meslekleri ihtilâl ve fesaddır.
Suâl: Belki onlar eski hâli istiyorlar?
Cevab: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hâl muhâl; yâ yeni hâl veyâ izmihlâl...
Hâşiye(6): Burada dahî Risale-i Nûr'u hissetmiş; fakat siyâset perdesiyle bakmış, hakîkatin şekli değişmiş.
Hâşiye(7): Saîd’i yirmibeş sene ezen bir parti, bu zulmü, sönmesiyle tasdik etti.
Hâşiye(8): Komünist ve anarşist ma’nâsıyle Kemalizmi ve inkılâb softalarını ve dönmelerini görmüş gibi haber veriyor.
Suâl: "Acabâ dahâ Sultan Hamîd gibi Pâdişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl hiç olmayacak mıdır?"
Cevab: Acabâ sizin şu siyah çadırınız parça parça edilip yandırılırsa külü havaya savrulursa o külden yeniden çadır edip içinde oturmak kàbil midir?
Suâl: "Neden?”.
Cevab: Zîrâ eskiden bin adamdan yalnız on’u mütenebbih iken, istibdad o dehşetli kuvvetiyle karşısında duramadı, parçalandı. Şimdi, istibdâdın kuvveti binden bire indi; tenebbüh ve iltihâb-ı ezhan birden bine çıktı.
Suâl: "İstibdad o kadar fenâ birşey iken, niçün herkes bir çeşit ile onu irtikâb ederdi?"
Cevab: İçinde tefer'unun lezzet-i menhûsesi ve tahakküm ve tehevvüs-i nemrûdâne vardı.
Suâl: "Şimdi çok hilâf-ı Şerîat şeyler yapılıyor"
Cevab: Bence, muhâlif-i hakîkat-i Şerîat olan şeyler meşrûtiyete dahî muhâliftir, yâ günahlarıdır veyâ ilcâ-i zarûrettir. Farzediniz, şu siyâset muhâlif olsun, yine telâşa mahal yoktur. Zîrâ, Şerîat-i Garrânın bin kısmından bir kısmıdır ki, siyâsete taalluk eder. O kısmın ihmâliyle, Şerîat ihmâl olunmaz.
Evet, imtisâl etmemek, inkâr etmek demek değildir. Hem de, Devlet-i Osmâniyeye tâbi’ olan İslâmların onbeş misli İslâmlar, sırf siyâset-i ecânib altındadırlar. Onların Dinlerine zarar gelmez; nerede kaldı ki; bir hükûmette - ki; kendisi İslâm, millet-i hâkimesi İslâm; üssü'l-esâs-ı siyâseti de şu düstûrdur: Bu devletin dîni, Dîn-i İslâmdır; şu esâsı vikàye etmek vazîfemizdir. Çünki, milletimizin mâye-i hayâtiyesidir.
Suâl: Demek hükûmet bundan sonra da İslâmiyet ve Din içün hizmet edecek midir?
Cevab: Hay hay! Ba’zı akılsız dinsizler müstesnâ olmak şartıyle, hükûmetin hedef-i maksadı - velev gizli ve uzak olsa bile - uhuvvet-i îmâniye sırrıyla üçyüz milyonu bir vücud eden ve nurânî olan İslâmiyetin silsilesini takviye ve muhâfaza etmektir. Zîrâ , nokta-i istinad ve nokta-i istimdad yalnız odur. Yağmurun katarâtı, nûrun lemeâtı dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek ve mahv olmamak içün, Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak bize “LÂ TETEFERRAKÙ” ve “LÂ TEKNATÛ” ile ezel cânibinden nidâ ediyor. Evet, şeş cihetten nağme-i “LÂ TEKNATÛ” eyler hurûş.
Evet, zarûret ve incizab ve temâyül ve tecârüb ve tecâvüb ve tevâtür, o katarat ve lemeâtı musâfaha ettirerek, ortalarındaki mesâfeyi tayyedip bir havz-ı âb-ı hayat ve dünyâyı ışıklandıracak bir elektrîk-ı nevvâreyi teşkil edecektir. Zîrâ , kemâlin cemâli Dindir. Hem Din, saâdetin ziyâsıdır, hissin ulviyyetidir, vicdânın selâmetidir.(9)
Hâşiye(9): Acele etme, ya’nî şifre gibi işârâtı var.
Suâl: Şimdi hürriyet bahsini suâl edeceğiz. Nedir şu hürriyet ki, o kadar te’vîlât onda birbiriyle çekişiyorlar? Ve hakkında acîb, garîb rü’yâlar görülür?
Cevab: Yirmi seneden beri onu, hattâ rü’yâlarda ta’kib eden ve o sevdâ ile herşeyi terk eden birisi, size güzel cevab verebilir.
Suâl: Hürriyeti bize çok fenâ tefsir etmişler. Hattâ âdetâ hürriyette insan her ne sefâhet ve rezâlet işlese, başkasına zarâr etmemek şartıyla birşey denilmez. Acabâ böyle midir?
Cevab: Öyleleri hürriyeti değil, belki sefâhet ve rezâletlerini i’lân ile çocuk bahânesi gibi bir hezeyân ediyorlar. Zîrâ, nâzenin hürriyet, âdâb-ı Şerîatle müteeddibe ve mütezeyyinedir. Yoksa, sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytânın istibdâdıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır.
Hürriyet-i umûmî, efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şânı odur ki, ne nefsine, ne gayriye zararı dokunmasın.
“AL ENNE KEMÂLE’L-HURRİYYETİ EN L YETEFER’ANE VE EN L YESTEHZİE BİHURRİYYETİ GAYRİHΔ “İNNEL MURÂDE HAKKUN LÂKİNNEL MÜCÂHEDETE LEYSET FÎ SEBÎLİH” (10)
Hâşiye(10): Acele etme!. Ya’nî Mîzân cerîdesinin sâhibi Murâd haklıdır. Tanîn muharriri Hüseyin Câhid yanlış ve hatâ ediyor.
Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır