risaletashih

MÜNÂZARÂT(musahhah): 5

14/10/2008 ·

        Suâl: Ba’zı nâs, senin gibi ma’nâ vermiyorlar. Hem de ba’zı Jön Türklerin a'mâl ve etvârı pis tefsir ediliyor. Zîrâ  ba’zı Ramazân'ı yer, rakı içer, namâzı terk eder. Böyle, Allâh'ın emrinde hıyânet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?

         Cevab: Evet, neam, hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakîkî hamiyet ve sadâkat ve adâlet beklenilmez. Fakat iş ve san'at başka olduğu içün, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi sâat yapabilir. İşte, şimdi salâhat ve mahâreti, ta’bîr-i âharla fazîleti ve hamiyeti, nûr-i kalb ve nûr-i fikri cem edenler vezâife kifâyet etmezler. Öyleyse, yâ mahârettir veyâ salâhattir. San'atta mahâret ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değiller, belki şeyn(?) Türktürler. Ya’nî fenâ ve çirkin Türktürler. Genç Türklerin râfızîleridirler. Herşeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır.

         Ey Türkler ve Kürdler! İnsaf ediniz. Bir râfızî bir hadîse yanlış ma’nâ verse veyâ yanlış amel etse, acabâ hadîsi inkâr etmek mi lâzımdır, yoksa o râfızîyi tahtie edip nâmûs-i hadîsi muhâfaza etmek mi lâzımdır? Belki hürriyet budur ki: Kànûn-i adâlet ve te’dibten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukùku mahfûz kalsın, herkes harekât-ı meşrûasında şâhâne serbest olsun; “LÂ YEC’AL BA’DUKÜM BA’DAN ERBÂBAN MİN DÛNİ’L-LÂH” nehyinin sırrına mazhar olsun. 
        
          Suâl:
(11)Demek biz eskiden beri hürriyetimize mâlik idik. Hürriyetimiz tev'em olarak bizimle doğmuş. Öyle ise başkalar keyiflensin, bize ne?

 Haşiye(11):Hayme-nişînler tarafından ya’nî göçebe, siyâh çadırlı bedevîlerin suâlidir. 

         Cevab: Evet, zâten o sevdâ-yı hürriyettir ki, sizi tahammülsûz meşakkatlere mütehammil kılmış. Ve medeniyetin muşa'şa’ bu kadar mehâsininden, sizin ankàmeşrebâneniz sizi müstağnî etmiştir. Fakat, ey göçerler, sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kùt-i lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunur. Vâkıa, şu bîçâre vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, her rûhun ma’şûkası ve cevher-i insâniyetin küfvü o hürriyettir ki, saâdet-sarây-ı medeniyette oturuyor, ma’rifet ve fazîlet ve İslâmiyet hulleleriyle mütezeyyinedir. 
   

         Suâl: Ne diyorsun? Şu senâ ettiğin hürriyet hakkında denilmiştir: “HURRİYYETÜN HARİYYETÜN Bİ’N-NÂRİ Lİ-ENNEHÂ TEHTESSU Bİ’L-KÜFFÂRİ”

         Cevab: O bîçâre şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibâhe mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allâh'a karşı ubûdiyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamîd'e Ahrardan ziyâde hücum ederdi ve derdi: "Hürriyeti ve Kànûn-i Esasîyi otuz sene evvel kabûl ettiği içün fenâdır." İşte, yâhû, Sultan Abdülhamîd'in mecbur olduğu istibdâdını hürriyet zanneden ve Kànûn-i Esasînin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur? Hem de, yirmi senelik, İslâmiyet’in bir fedâîsi de demiştir: “HURRİYYETÜN ATIYYETÜ’R-RAHMÂNİ İZ-ENNEHÂ HÂSIYYETÜ’L-ÎMÂN”
(12) 

Hâşiye(12): Güzel ta’rîf.   

         Suâl: Nasıl hürriyet Îmânın hassasıdır? 

         Cevab: Zîrâ, râbıta-i Îmân ile Sultân-ı Kâinât’a hizmetkâr olan adam, tezellüle tenezzül etmeğe ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeğe izzet ve şehâmet-i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukùkuna tecâvüzü dahî, şefkat-i îmâniyesi bırakmaz. Evet, bir pâdişâhın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçâreye tahakküme dahî tenezzül etmez. Demek Îmân ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet...

         Suâl: Bir büyük adama, bir velîye, bir şeyhe, bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onların meziyetleri içün bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların fazîletlerinin esîriyiz.

         Cevab: Velâyet, şeyhlik, büyüklüğün şânı; tevâzu’ ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.

         Suâl: Neden tekebbür küçüklük alâmetidir? 

         Cevab: Zîrâ , herbir insan içün, içinde görünerek ve onunla nâsı temâşâ edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret vardır. İşte, o mertebe eğer kàmet-i isti’dâdından dahâ yüksek ise; o, o seviyede görünmek içün tekebbür ile ona uzanıp tetâvül ve tekebbür edecektir. Şâyet kıymet ve istihkàkı dahâ bülend ise, tevâzu’ ile tekavvüs edip ona eğilecektir.

         Suâl: Pek a’lâ, kabûl ettik ki, hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Rum ve Ermenilerin hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Re’yin nedir?

         Cevab: 

         Evvelâ: Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve râhat bırakmaktır. Bu ise, Şer'îdir. Bundan fazlası, sizin fenâlığınıza, dîvâneliğinize karşı bir tecâvüzleridir, cehâletinizden bir istifâdeleridir. 

         Sâniyen: Farz ediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi size fenâ olsun. Lâkin, yine biz ehl-i İslâm zararlı değiliz. Çünki, içimizdeki Ermeniler üç milyon olmadığı gibi, gayr-i müslimler dahî on milyon yoktur. Hâlbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üçyüz milyondan ziyâde iken, bunlar üç müdhiş kayd-ı istibdad ile mukayyed olup, ecnebîlerin istibdâd-ı ma’neviyelerinin taht-ı esâretlerinde ezilirler. İşte hürriyetimizin bir şu’besi olan gayr-i müslimlerin hürriyeti, bizim umum milletimizin hürriyetinin rüşvetidir. Ve o müdhiş istibdâd-ı ma’nevînin
(13) dâfi’idir. Ve o kayıdların anahtârıdır. Ve ecnebîlerin, bizim dûşümüze çöktürdükleri müdhiş istibdâd-ı ma’nevînin râfi’idir.

         Evet, Osmanlıların hürriyeti, koca Asya tâli’inin keşşâfıdır. İslâmiyetin bahtının miftâhıdır, ittihâd-ı İslâm sûrunun temelidir. 

         Suâl: Nedir o üç kayıd ki, istibdâd-ı ma’nevî onunla âlem-i İslâmiyeti kayd etmiştir? 

         Cevab: Meselâ, Rus hükûmetinin istibdâdı, bir kayıddır. Rus milletinin tahakkümü de diğer bir kayıddır. Âdât-ı küfriye ve zâlimânelerinin tagallübü de üçüncü bir kayıddır. İngiliz hükûmeti, gerçi zâhiren müstebid değilse de, milleti mütehakkimedir. Âdâtı dahî mütegallibedir. İşte size Hindistan bir bürhan ve Mısır yarı bir bürhandır. Binâenaleyh, milletimiz yâ üç veyâ birbuçuk kayd ile mukayyeddir. Buna mukàbil, bizim gayr-i müslimlerin ayaklarında yalnız bir yalancı kaydımız vardı. Ona bedelen çok nazlarını çektiğimiz gibi, onlar neslen ve serveten ziyâdeleştiler; biz, bir nevi’ hizmetkârlık olan me’mûriyet ve askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya düştük. Bence onlar eskiden beri hür idiler, zîrâ fikr-i milliyet, hürriyetin pederidir. Yine  esir, Ekrad ve Etrak idi. İşte o yalancı kaydı, üç veyâ on milyonun ayağında açıyoruz. Tâ ki, üç kayd ile mukayyed  üçyüz milyon İslâmın hürriyetine meydan açılsın.
(14) Elbette àcilen üçü veren ve âcilen üçyüzü  kazanan, hasâret etmiyor.(15)   

“VE-SEYE’HUZÜ’L-İSLÂMÜ BİYEMÎNİHÎ MİNE’L-HUCCETİ SEYFAN SÂRİMAN CEZZÂRAN MÜHENNEDEN VE-BİŞİMÂLİHÎ MİNE’L-HURRİYYETİ Lİ-CÂME FERASİN MUŞRİKI’L-LEVNİ FÂLİKAN BİFE’SİHÎ VE-KAVSİHÎ RUÛSE’L-İSTİBDÂDİ’L-LEZÎ BİHİ’N-DERASE BESÂTÎNÜN” 

Hâşiye(13): Kırkdört sene sonra söylemesi lâzım gelen sözleri, o zaman söylemiş.
Hâşiye(14): Elhamdülillâh, şimdi açılmaya başladı.
Hâşiye(15): Yine bak, mâşâallah, hem Nûrun Zülfikàr ve Hüccetullâhi'l-Bâlîğa gibi mecmûalarını, hem Yemen, Mısır, Cezâyi’r, Hind, Fas, Kafkas, Fars ve Arab gibi İslâm milletlerini haber verir gibi şifreli bir fıkradır.

         Suâl: Heyhât! Nasıl, hürriyetimiz umum âlem-i İslâmın hürriyetinin mukaddemesi ve fecr-i sâdıkı olur?

         Cevab: İki cihetle: 

         Birincisi: Bizde olan istibdad, Asya'nın hürriyetine zulmânî bir sed çekmişti. Ziyâ-yı hürriyet o muzlim perdeden geçemezdi ki, gözleri açsın, kemâlâtı göstersin. İşte bu seddin tahrîbi ile, fikr-i hürriyet Çin'e kadar yayıldı ve yayılacaktır. Fakat Çin ifrat edip komünist oldu. Âlemdeki terâzînin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birden bire terâzînin öteki gözünde olan vahşet ve istibdâdı kaldırdı, git gide kalkacak. Eğer siz sahîfe-i efkârı okusanız, tarîk-ı siyâseti görseniz, hutebâ-i umûmî olan, doğru konuşan cerâidi dinleseniz, anlayacaksınız ki: Arabistan, Hindistan, Cava, Mısır, Kafkas, Afrika ve emsâllerinde o derece fikr-i hürriyetin galeyânıyle, âlem-i İslâmın efkârında öyle bir tahavvül-i azîm ve inkılâb-ı acib ve terakkî-i fikrî ve teyakkuz-ı tâm intac etmiştir ki, bahâsına yüz sene verseydik yine ucuzdu. Zîrâ hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyetin cevher-i nûrânîsi tecellîye başladı. İslâmiyetin ihtizâzını ihbar etti ki, herbir müslim, cüz-i ferd gibi başıboş değildir. Belki herbiri, mürekkebât-ı mütedâhile-i mütesâideden bir cüzdür. Sâir eczâlarla câzibe-i umûmiye-i İslâmiye noktasında birbiriyle sıla-i rahimleri vardır. Şu ihbar bir kavî ümid verir ki, nokta-i istinad, nokta-i istimdad gàyet kavî ve metindir. Şu ümid, ye’s ile öldürülen kuvve-i ma’neviyemizi ihyâ etti. Şu hayat, âlem-i İslâmdaki galeyân eden fikr-i hürriyetten istimdad ederek, umum âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdâd-ı ma’nevî-i umûmînin perdelerini parça parça edecektir.
(16)

“ALÂ RAGMİ ENFİ EBİ’L-YE’Sİ”

         İkinci cihet: Şimdiye kadar ecnebîler bahâne-mahâne tutarlardı. Milletimizi eziyorlardı. Şimdi ise, ellerinde urûk-ı insaniyetkârânelerine veyâ damar-ı mutaassıbânelerine veyâ a’sâb-ı dessâsânelerine dokunduracak, ellerinde serrişte-i bahâne olacak öyle nokta bulamazlar. Bulsalar da tutamazlar. Bâhusus medeniyet, hubb-i insaniyeti tevlid eder.

         Suâl: Heyhât! Bize tesellî veren şu ulvî emeli ye'se inkılâb ettiren, etrâfımızda hayâtımızı zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek içün ağızlarını açmış olan o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?(17)

         Cevab: Korkmayınız. Medeniyet, fazîlet, hürriyet âlem-i insâniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarûre terâzînin öteki yüzü şey'en feşey'en hafifleşecektir. Farz-ı muhâl olarak, Allah etmesin, eğer bizi parça parça edip öldürseler, emin olsunlar, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezâil ve ihtilâfâtın gubârını silkip, hakîkî münevver, müttehid olarak kervân-ı benî beşere pişdârlık edeceğiz. Biz, en şedid, en kavî ve en bâkî hayâtı intac eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de İslâmiyet sağ kalır. “FE-KÜLLÜ ÂTİN KARÎB” (*)

         Suâl: Gayr-i müslimlerle nasıl müsâvî olacağız?

         Cevab: Müsâvât ise, fazîlet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve gedâ birdir. Acabâ bir Şerîat, karıncaya bilerek, kasden ayak basmayınız dese, ta’zîbinden men’ ederse, nasıl benî Âdem'in hukùkunu ihmâl eder? Kellâ... Biz imtisâl

etmedik. Evet, İmâm-ı Alî'nin(r.a.) âdî bir Yahûdî ile muhâkemesi ve medâr-ı fahriniz

olan Salâhaddîn-i Eyyûbî'nin miskin bir Hıristiyan ile mürâfaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.(18)  

Hâşiye(16): Lehülhamd, kırkbeş sene sonra parça parça etmeye başladı.
Hâşiye(17): Dehşetli ve hakîkatli bir suâldir.
(*): Bu Arabî ibâre teksir nüshada yok.
Hâşiye(18): Eski Saîd, Nur'un parlak hâsiyetinden gelen kuvvetli ümîd ve tam tesellî ile siyâseti İslâmiyete âlet yaparak harâretle hürriyete çalışırken diğer bir hiss-i kablelvukù ile dehşetli ve lâdînî bir istibdad-ı mutlakın geleceğini bir hadîs-i şerîfin ma’nâsından anlayıp elli sene evvel haber vermiş. Saîd'in tesellî haberlerini o istibdad-ı mutlak yirmibeş sene bilfiil tekzîb edeceğini hissetmiş ve otuz seneden beri  “ EÛZÜ Bİ’L-LÂHİ MİNE’Ş-ŞEYTÂNİ VE’S-SİYÂSETİ” deyip siyâseti bıraktı, Yeni Saîd oldu.

         Suâl: "Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet, zimmetdârlarıyla nasıl müsâvî olur?

         Cevab: Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabâhat bizde. Tamâmen zimmetimize alamadık, bihakkın adâlet-i Şerîati gösteremedik. Şerîat dâiresinde, hukuklarını istibdâdın sünnet-i seyyiesiyle muhâfaza edemedik. Sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nevi’ zimmî-i muâhid nazarıyla bakıyorum. 

         Suâl: "Ermeniler bize düşmanlık edip, hîle ve hıyânet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?" 

         Cevab: Düşmanlığın sebebi olan istibdad öldü. İstibdâdın zevâliyle dostluk hayât bulacak. Size bunu kat’iyen söylüyorum ki, şu
memleketin saâdeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vâbestedir. Fakat mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhâfaza ederek, musâlaha elini uzatmaktır. 

         Birşey söyleyeceğim: Eğer mümkindir, Ermeniler birden sahîfe-i vücûddan silinsin.. Olabilir, yalnız, size husûmetin bir fâidesi olsun. Yoksa, mutlaka husûmet zarardır. Hâlbuki, Âdem zamanından yolda arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevâli değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahî
“DÛNEHÛ HARTU’L-KATÂDİ” dır. Ömer Dilân Kabîlesi bin senedir yine Ömer Dilândır. Hem de, onlar uyanmışlar; siz uykudasınız, rü’yâ görüyorsunuz. Hem de, fikr-i milliyette müttefik ve kavîdirler; siz, ihtilâfla şimdilik boşsunuz, hem de galebe etmek istiyorsunuz. Onlar sizi mağlûb ettiği silâh ile, ya’nî akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakkî ile, temâyül-i adâlet ile mağlûb edebilirsiniz. Bence şimdi kılıç vuran, o kılıcın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde. Hem de dostluğun sebebi vardır. Zîrâ komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyâya yayıldılar, terakkıyât tohumlarını topladılar; vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkîye îkaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyâr ediyorlar. 

         İşte şu noktalara binâen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmânımız ve bizi mahveden, cehâlet ağà, oğlu zarûret efendi ve hafîdi husûmet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.
 

         Suâl: "Rum ve Ermenilerin hürriyeti bizi teşviş ediyor. Bir kerre tecâvüze başlıyorlar, bir kerre 'Hürriyet ve Meşrûtiyet bizimdir, biz yaptık' diyorlar. Bizi me'yûs ediyorlar?" 

         Cevab: Zannediyorum, tecâvüzleri eskiden sizden tahayyül ettikleri tecâvüze karşı bir teşeffî-i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecâvüze karşı bir nümâyiş gibidir. Eğer tamâmiyle îman etseler ki; tecâvüz sizden olmaz, adâlete kanâat edeceklerdir. Şâyet adâlete kanâat etmezlerse; hak, hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp iknâ’ ettirecektir. Hem de, "Meşrûtiyeti biz istihsâl ettik" olan sözleri yalandır. Hürriyet ve Meşrûtiyet, askerimizin süngüsüyle, cem’iyet-i milliyenin kalemiyle sahîfe-i vücûda geldi. Öyle herzegûlerin arzuları, beylik ve muhtâriyetin ammizâdesi olan adem-i merkeziyet-i siyâsiye idi. Sonra da yüzde doksan bize ittibâ’ ettiler. Beşi geveze, birkaç tânesi de zevzeklik edip eski hülyâlarından vazgeçmek istemiyorlar. 

         Suâl: Yahûdî ve Nasârâ ile muhabbetten Kur'ân'da nehiy vardır. “LÂ TETTEHIZÜ’L-YEHÛDE VE’N-NASÂRÂ EVLİYÂE” .
Bununla berâber, nasıl “dost olunuz” dersiniz? 

         Cevab:

         Evvelâ: Delil kat'iyyü'l-metn olduğu gibi, kat'iyyü'd-delâlet olmak gerektir. Hâlbuki te’vil ve ihtimâlin mecâli vardır. Zîrâ , nehy-i Kur'ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhâr etse, i’tirâz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me'haz-ı iştikàkı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahûdî ve Nasârâ ile Yahûdiyet ve Nasrâniyet olan âyîneleri hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı içün sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veyâ san'atı içündür. Öyleyse herbir Müslümânın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahî bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binâenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veyâ bir san'atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i Kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin! 

         Sâniyen: Zamân-ı Saâdette bir inkılâb-ı azîm-i dînî vücûda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dîne çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adâveti o noktada toplayıp muhabbet ve adâvet ederlerdi. Onun içün, gayr-i müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukùlü meşgûl eden nokta-i medeniyet, terakkî ve dünyâdır. Zâten onların ekserîsi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binâenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkîlerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saâdet-i dünyeviyenin esâsı olan âsâyişi muhâfazadır. İşte şu dostluk, kat'iyen nehy-i Kur'ânîde dâhil değildir. 

         Suâl: Bir kısım Jön Türk der: "Demeyiniz Hıristiyanlara, ‘hey kâfir!’. Zîrâ  Ehl-i Kitabdırlar." Neden kâfir olana kâfir demeyeceğiz?

         Cevab: Kör adama, hey kör demediğiniz gibi... Çünki eziyettir. Eziyetten nehiy var: “MEN EZÂ ZİMMİYYAN… İLH”

         Sâniyen: Kâfirin iki ma’nâsı vardır:

         Birisi ve en mütebâdiri dinsiz ve münkir-i Sâni’ demektir. Şu ma’nâ ile Ehl-i Kitâba ıtlak etmeğe hakkımız yoktur. 

         İkincisi: Peygamberimizi ve İslâmiyeti münkir demektir. Şu ma’nâ ile onlara ıtlak etmek hakkımızdır. Onlar dahî râzıdırlar. Lâkin örfen evvelki ma’nânın tebâdüründen, bir kelime-i tahkir ve eziyet olmuştur. 

         Hem de dâire-i i’tikàdı, dâire-i muâmelâta karıştırmağa mecbûriyet yoktur. Kàbildir, o kısım Jön Türklerin murâdı bu olsun. 

         Suâl: Çok fenâ şeyleri işitiyoruz. Bâhusus; gayr-i müslimler de gûyâ bir İslâm kızını almışlar, filân yerde böyle olmuş, diğer yerde şöyle olmuş. Olmuş, olmuş, olmuş, ilââhir...

         Cevab: Evet, maatteessüf, dahâ yeni ve bulanık bir devlette ve câhil ve perîşan bir millette, şöyle fenâ ve pis şeylerin vukùu zarûrî gibidir. Eskiden dahâ berbâdı vardı; fakat şimdi görünüyor. Bir derd görünürse, devâsı âsandır. Hem de büyük işlerde yalnız kusurları gören, cerbezelik ile aldanır veyâ aldatır. Cerbezenin şânı, bir seyyieyi sünbülletdirerek hasenâta gàlip etmektir. 

         Meselâ, şu aşîretin herbir ferdi bir günde attığı balgamı, cerbeze ile, vehmen tayy-i mekân ederek, birden bir şahısta tahayyül edip, başka efrâdı ona kıyâs ederek, o nazar ile baksa veyâhud bir sene zarfında birisinden gelen râyiha-i kerîheyi, cerbeze ile, tayy-i zaman tevehhümüyle, birden dakîka-i vâhidede o şahıstan sudûrunu tasavvur etse, acabâ ne derecede evvelki adam müstakzer, ikinci adam müteaffin olur? Hattâ, hayâl gözünü kapasa, vehim dahî burnunu tutsa, mağaralarından kaçsalar hakları var. Akıl onları tevbih etmeyecektir. 

         İşte şu cerbezenin tavr-ı acîbi, zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşey’i temâşâ eder. Hakîkaten cerbeze, envâıyle garâibin makinesidir. Görülmüyor ki, cerbeze-âlûd bir âşıkın nazarında umum kâinât birbirine muhabbetle müncezib ve rakkàsâne hareket ediyor, gülüşüyor.. çocuğunun vefâtıyle mâtem tutan bir vâlidenin nazarında, umum kâinât hüzn-engizâne ağlaşıyor? Herkes istediği ve hâline münâsib gördüğü meyveyi koparır. Bu makàmda size bir temsil îrad edeceğim:

         Meselâ, sizden bir adam yalnız bir sâat tenezzüh etmek üzere gàyet müzeyyen ve müzehher bir bağçeye girse, nekàisten müberrâ olmak cinân-ı Cennetin mahsûsâtından ve her kemâle bir noksânı karıştırmak şu âlem-i kevn ü fesâdın mukteziyâtından olmakla, şu bağçenin müteferrik köşelerinde de ba’zı pis ve murdar şeyler bulunduğu içün, inhirâf-ı mizâc sevki ve emriyle, yalnız o taaffünâtı taharrî ve o murdar şeylere idâme-i nazar eder. Gûyâ onda yalnız o var! Hülyânın hükmüyle fenâ hayâl tevessü’ ederek o bostânı bir selhhâne ve mezbele sûretinde gösterdiğinden, mi’desi bulanır ve istifrâğ eder, kemâl-i nefretle kaçar. Acabâ beşerin lezzet-i hayâtını gussedâr eden böyle bir hayâle, hikmet ve maslahat rû-yi rızâ gösterir mi? 

         Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rü’yâ
(19) görür. Güzel rü’yâ gören hayâtından lezzet alır.  

Hâşiye(19): Mevt bir nevmdir.

         Suâl: "Ermeni fedâileri o kadar fenâlık ettikleri hâlde, şimdi en mu’teber onlar oldular. Zehirlerine tiryak nazarıyla bakıldı." 

         Cevab: Zîrâ, fenâlıkları iyiliğe yardım etti. Eğer meylü't-tahribden vazgeçmezlerse, müfsidlikten çıktılar deriz. Yoksa, maraz muzmer olsa, dahâ muzırdır. Buhar, menfez bulmadıkça zelzele verir. Hayırdan ba’zan şer tevellüd ettiği gibi, şerden de ba’zan hayır doğar. Çok şerir var ki, şerleri ahyârın maksadına hizmet ettiği içün, ahyar sûretinde görünür ve şerri alkışlanır. Sen evini ta’mir içün tahrib eylediğin vakit, başkası sirkat içün delerse, bir cihetten sana muâvenet etmiş olur. Fakat, ta’mirde ihtiyatlı bulun!
 

         Suâl: Gayr-i müslimin askerliği nasıl câiz olur? 

         Cevab: Dört vecihle: 

         Evvelâ: Askerlik kavga içündür. Dünkü gün siz o dehşetli ayı ile boğuştuğunuz vakit karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım ettiklerinden size ayıp mı oldu? 

         Sâniyen: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Arab müşriklerinden muâhid ve halifleri vardı. Berâber kavgaya giderlerdi. Bunlar ise, Ehl-i Kitabdır. Orduda toplu

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »