MÜNÂZARÂT(musahhah): 6
14/10/2008 ·
olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuvvet-i hissiyat, mazarrat-ı mütevehhimeye karşı sed çeker.
Sâlisen: Düvel-i İslâmiyede velev nâdiren olsun gayr-i müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri ocağı buna şâhiddir.
Râbian: Neslen ve serveten tedennîmize ve gayr-i müslimlerin terakkîsine sebeb, askerliğin bizde münhasır olması idi. Zîrâ bundan kaç asır evvel şu devletin nüfûs-i İslâmiyesi kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik, içimizdeki o gayr-i müslimler, o vakitte yalnız beş-altı milyon idi. Servet ve ticâret elimizde idi. Hâlbuki biz yirmiye yuvarlandık, fakr bataklığına düştük; onlar, fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek, on milyona çıktılar. Bunun en mühim sebebi: Meselâ, senin dört oğlun varsa, askerlik mülâhazasıyla evlenmezler. Şâyet evlenseler, me’mûriyet ilcâsiyle kedi yavrusu gibi her tarafa gezdirerek, mahsûl-i hayâtını zâyi’ edecektir. Delil istersen Van'a git; bir Ermeni kapısını, bir İslâm dergâhını aç, bak. Göreceksin ki, Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslâmın evi iki zaif bürhânı nazar-ı ibrete arz edecektir.
Suâl: Eskiden İslâmlar zengin, onlar fakir idiler. Şimdi her yerde kaziye bil’akistir. Hikmeti nedir?
Cevab: İki sebebi biliyorum:
Birincisi: “LEYSE Lİ’L-İNSÂNİ İLL MÂ-SE” olan fermân-ı Rabbanîden müstefâd olan meyelân-ı sa'y ve “EL-KÂSİBU HABÎBU’L-LÂHİ” olan fermân-ı Nebevîden müstefâd olan şevk-i kesb.. Ba’zı telkînat ile o meyelân kırıldı ve o şevk de söndü. Zîrâ i’lâ-i kelimetullah şu zamanda maddeten terakkîye mütevakkıf olduğunu bilmeyen; ve dünyâ “MİN-HAYSÜ HİYE MEZRAATÜ’L-ÂHİRETİ” cihetiyle kıymetini takdir etmeyen; ve kurûn-i vüstâ ve kurûn-i uhrânın ilcââtını tefrik eylemeyen; ve birbirinden gàyet uzak, biri mezmum ve biri memduh olan tahsil ve kisbde olan kanâatiyle, mahsûl ve ücretteki kanâati temyiz etmeyen; ve birbirinden nihâyet derecede baîd, hattâ biri tenbelliğin unvânı, diğeri hakîkî ihlâsın sadefi olan iki tevekkülü k; biri, meşîetin muktezâsı olan esbab arasındaki nizâma karşı temerrüd hükmünde olan, tertîb-i mukaddemattaki bir tevekkül-i tenbelâne; diğeri, İslâmiyetin muktezâsı olan, netîce i’tibârıyla gerdendâde-i tevfik olarak vazîfe-i İlâhiyeye karışmamakla terettüb-i netîcede mü'minâne tevekküldür. İkisini birbiriyle iltibas eden ve "Ümmetî! Ümmetî!" sırrını teferrüs etmeyen ve “HAYRU’N-NÂSİ MEN YENFEU’N-NÂSE” hikmetini anlamayan ba’zı adamlar ve bilmeyen bir kısım vâizlerdir ki, o meyelânı kırdılar, o şevki de söndürdüler.
İkinci sebeb: Biz, gayr-i tabîî ve tenbelliğe müsâid ve gurûru okşayan emâret(*) maîşetine el atıp belâmızı bulduk.
(*): “elif” ile yazılan “imâret”in “emâret” şekli; “ayn” ile yazılan “imâret”le iltibâsı önlemek için tercih edilmiştir.
Suâl: Nasıl?
Cevab: Maîşet içün tarîk-ı tabîî ve meşrû’ ve zîhayât; san'attır, zirâattir, ticârettir.
Gayr-i tabîî ise, me’mûriyet ve her nev'iyle emârettir. Bence emâreti, ne nâm ile olursa olsun, medâr-ı maîşet edenler bir nevi’ cerrar ve aceze ve seeledir - fakat hîlebaz kısmında... Bence me’mûriyete veyâ emârete giren, yalnız hamiyet ve hizmet içün girmelidir. Yoksa, yalnız maîşet ve menfaat içün girse, bir nevi’ çingenelik eder.(20)
İşte, me’mûriyet filcümle ve askerlik bilcümle bizde olduğu içün, servetimizi israf eline verip neslimizi etrâfa saçıp zâyi’ ettik. Eğer öyle gitseydi, biz de elden giderdik. İşte onların asker olması, zarûrete yakın bir maslahat-ı mürseledir. Hem de mecbûruz. Mesâlîh-i mürsele ise, İmâm-ı Mâlik mezhebinde bir illet-i Şer’iye olabilir.
Hâşiye(20): Ey me’mûrlar, Eski Saîd'in kırkbeş sene evvel söylediği bu sözünden gücenmeyiniz.
Suâl: Şimdi Ermeniler kaymakam ve vâlî oluyorlar. Nasıl olur?
Cevab: Sâatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zîrâ , meşrûtiyette, hâkim millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vâlî; reis değiller, belki ücretli hizmetkârdırlar. Gayr-i müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, me’mûriyet bir nevi’ riyâset, bir ağàlıktır. Gayr-i müslimlerden üç bin adamı ağàlığımıza ve riyâsetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde üçyüz bin adamın riyâsetine yol açılır. Biri zâyi’ edip bini kazanan, zarar etmez.
Suâl: Şerîatin bâzı ahkâmı, meselâ vâlîlerin vazîfelerine taalluku var.
Cevab: Bundan sonra bizzarûre hilâfeti temsil eden Meşîhat-ı İslâmiye ve Diyânet dâiresi, hem âlî, hem mukaddes, hem ayrı, hem nezzâre olacaktır. Şimdi hâkim, şahıs değil, efkâr-ı âmme olduğu içün, onun nev'inden şahs-ı ma’nevî bir fetvâ emîni ister. İşte şu hâkimin fetvâ emîni, Meşîhatta mezâhib-i erbaadan kırk-elli ulemâ-i muhakkik bir meclis-i meb’ûsân-ı ilmiye teşkîliyle şahs-ı ma’nevîleri, öteki şahs-ı ma’nevîye fetvâ-eminlik edecektir. Yoksa, hâkim ve müftî bir cinsten olmazsa, birbirinin lisânını anlamaz. Zîrâ şahs-ı vâhid, şahs-ı ma’nevîyi kandıramaz ve tenvir edemez.
Suâl: Eskiden beri işitiyoruz ki: "Ba’zı Jön Türkler masondurlar, Dîne zarar ediyorlar."
Cevab: İstibdad, kendini ibkà etmek içün şu telkînâtı vermiştir. Ba’zı lâübâlîlik dahî şu vehme kuvvet veriyor. Fakat emin olunuz ki, onların masonluğa girmeyen kısmının maksadları Dîne zarar değildir. Belki, milletin selâmetini te’min etmektir. Fakat ba’zıları, Dîne lâyık olmayan bârid taassuba müfritâne ilişiyorlar. Demek, hürriyete ve meşrûtiyete hizmetleri sebkat eden veyâhud kabûl eyleyenleri Jön Türk tesmiye ediyorsunuz. İşte onların bir kısmı, İslâmiyet fedâîleridir. Bir kısmı da, selâmet-i millet fedâîleridir. Onların ukde-i hayâtiyelerini teşkil eden, mason olmayan ekseri, İttihâd ve Terakkîdir. Ve sizin şu aşâiriniz kadar ulemâ ve meşâyih, Jön Türkler meyânında mevcûddur. Vâkıâ onlarda birtakım edepsiz, çok sefih masonlar dahî bulunur; lâkin yüzde ondur. Yüzde doksanı sizin gibi mu'tekid müslimlerdir.
“VE’L-HUKMÜ Lİ’L-EKSER
Bİ-KÀ’İDETİ ENNE ZEYNE AYNİ’R-RİDÂ HUSNÜ’N-NAZARİ Bİ’L-LUTFİ VE’Ş-ŞEFKATİ VE-ENNE NÛRA’L- FUÂDİ Bİ’R-RİFKI VE’R-RAHMETİ VELAKAD SEMÂ ALE’L-HAKKI Bİ-İKDÂMİ’T-TEVFÎKI VE-SAİDE MENİHTÂRE’L-İSTİDÂE Bİ-MİSBÂHİ
(ENÂ ‘İNDE HUSNİ ZANNİ ABDÎ BÎ)” (21)
Hâşiye(21): Tekrar temâşâ et, çünki bu Arabî fıkra şifrelidir, işârâtı var.
Hüsn-i zan ediniz. Sû-i zan hem size, hem onlara zarar verir.
Suâl: Neden sû-i zannımız onlara zarar versin?
Cevab: Onların bir kısmı sizin gibi tahkiksiz, taklid ile İslâmiyetin zevâhirini bilirler. Taklid ise, teşkîkat ile yırtılır. O hâlde ba’zılarına - bâhusus Dinde sathî, felsefe ile mütevaggıl olursa -, dinsiz dediğiniz vakit, ihtimâl ki tereddüde düşüp, mesleği İslâmiyetten hâriçmiş gibi vesveselerle "Herçi-bâd-âbâd" diyerek, me’yûsâne, belki muannidâne İslâmiyete münâfi harekâta başlar. İşte, ey bî-insaflar! Gördünüz, nasıl ba’zı bîçârelerin dalâletine sebeb oluyorsunuz. Fenâ adama iyisin, iyisin denilse iyileşmesi ve iyi adama fenâsın fenâsın denildikde fenâlaşması çok vukù’ bulmuştur.
Suâl: Neden?
Cevab: Farazâ, ba’zılarının altında büyük bir fenâlıkları varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zîrâ, çok fenâlık vardır ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça ve ondan tegàfül edildikçe mahdud ve mahsur kaldığı gibi, sâhibi de perde-i hicab ve hayâ altında kendisinin ıslâhına çalışır. Lâkin, vaktâ ki perde yırtılsa, hayâ atılır; hücum gösterilse, fenâlık, fenâ tevessü’ eder. Ben, Mart hâdisesinde şuna yakın bir hâl gördüm. Zîrâ İslâmiyetin meşrûtiyetperver ve hamiyetli fedâîleri, cevher-i hayat makàmında bildikleri ni’met-i meşrûtiyeti Şerîate tatbîk ile ehl-i hükûmeti adâlet namâzında kıbleye irşâd ve nâm-ı mukaddes-i Şerîati, meşrûtiyet kuvvetiyle i’lâ; ve meşrûtiyeti, Şerîat kuvvetiyle ibkà; ve bütün seyyiât-ı sâbıkayı muhâlefet-i Şerîat üzerine ilkà etmek içün ba’zı telkînatta ve teferruâtın tatbîkàtında bulundular. Sonra, sağını solundan fark etmeyenler, -hâşâ!- Şerîati, istibdâda müsâid zannederek tûtî taklîdi gibi "Şerîat isteriz" demekle, maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten planlar serilmişti. İşte o vakit yalan olarak hamiyet maskesini takınan ba’zı herifler, o ism-i mukaddese tecâvüz ettiler. İşte câ-yı ibret bir nokta-i siyâh!
“VELEKAD KAADETİ’L-HİMMETÜ Bİ-TİLKE’N-NUKTATİ VE-LEM TAKTEDİR ALA’N-NÜHÛDİ
VELAKAD ŞEVVAŞET TANTANATÜ’L-AGRÂDI SADÂE MÛSÎKATİ’L-HURRİYYETİ VELAKAD TEKALLASATİ’L-MEŞRÛTIYYETÜ MÜNHASIRATEN İSMEN ALÂ KALÎLÎNE
FETEFERRAKAT ANH HUMÂTÜ ZİMÂRİH” (22)
Hâşiye(22): Gitme, dikkat et. Âlîhimmet olanlar, o hâdisede sükût ettiler. Garazkâr cerîdeler hakîkî hürriyetin sadâsını susturdular. Meşrûtiyet pek az adamların üstüne münhasır kaldı. Fedâkârları da dağıldılar.
Suâl: Neden dinsiz zannettiğimiz ba’zılarından bize zarar gelsin?
Cevab: Hayâl perdesi üstünde size bir timsâl manzarasını göstererek mazarratını anlatacağım:
İşte, şu sahrâda gàyet muhteşem bir bostan içinde bir kasır var. Kasrın bir köşesinde sizin Beytüşşebab Kaplıcası gibi bir kaplıca olduğunu tahayyül ediniz. Siz, dışarıda burûdetin tazyîkıyle, kar’ın tokadıyle, rüzgârın sillesiyle, ihtiyâren veyâ ıztırâren saray içine girmeğe mecbursunuz. Lâkin, kapıda bir iki kör ve havuz içinde ba’zı çıplak adamları görmüş veyâ işitmişsiniz. Bundan tevehhüm ediyorsunuz ki, o saray, körhâne veyâ çıplakhânedir. Siz girdiğinizde, onlar gibi olmak içün tâat libâsını çıkarıyorsunuz; ve onların avretini görmemek içün, akîde denilen hakîkat gözünü kapatıyorsunuz. Hâlbuki, onlar muhteşem odalarda gözleri açık ve avretleri mestur olarak mütefekkirâne meşveret ve ba’zı köşelerdeki kör ve çıplakların setr ve tedâvîsine hizmet ediyorlar. İşte sen, şu sûret-i vahşiyâne ve eblehânede avretin açık, gözün kapalı olarak içlerine girsen, acabâ bundan dahâ büyük maskaralık ve zarar olabilir mi?
Hakîkaten, bence, bir Müslüman neslinden gelen adam, akıl ve fikri İslâmiyetten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdânı hiçbir vakit İslâmiyetten vazgeçemez. En ebleh, en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinâdımız olan İslâmiyete bütün mevcûdiyetiyle tarafdârdır – lâsiyyemâ siyâsetten haberdâr olanlar...
Zamân-ı Saâdetten şimdiye kadar hiç bir târih bize bildirmiyor ki, bir Müslüman muhâkeme-i akliyesiyle başka bir dîni, İslâmiyete tercih etmiş olsun ve delil ile başka bir dîne dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes’ele... Taklid ise, ehemmiyetsizdir. Hâlbuki edyân-ı sâire müntesibleri mutlaka fevc fevc, muhâkeme-i Akliye ile, bürhan ile dâire-i İslâmiyete dâhil olmuşlar ve olmaktadırlar. Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikàmeti göstersek, bundan sonra efvâcan efvâcan dâhil olacaklardır.
Hem de târih bize bildiriyor ki, ehl-i İslâmın temeddünü, hakîkat-i İslâmiyete ittibâ’ları nisbetindedir. Başkaların temeddünü, dinleriyle ma’kûsen mütenâsibdir.
Hem de hakîkat bize bildiriyor ki, mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyemâ, uyanmış, insaniyeti tanımış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz olamaz.. Zîrâ uyanmış bir beşer, kâinâtın tehâcümüne karşı istinad edecek ve gayr-i mahdud âmâline neşvünemâ verecek ve istimdadgâhı olacak noktayı, ya’nî Dîn-i Hak olan dâne-i hakîkati elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki, herkeste Dîn-i Hakka bir meyl-i taharrî uyanmıştır. Demek istikbâlde nev’-i beşerin dîn-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına berâatü'l-istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyâlandıracak isti’dâdında olan hakîkat-i İslâmiyeti, nasıl dar buldunuz ki, fukarâya tahsis edip, yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz? Hem de, umum kemâlâtı câmi’, bütün nev’-i beşerin hissiyât-ı âliyyesini besleyecek mevaddı muhît olan o kasr-ı nurânî-i İslâmiyeti, ne cür'etle mâtem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukarâya ve bedevîlere ve mürteci’lere has olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes âyînesinin müşâhedâtına tâbi’dir. Demek sizin siyah ve yalancı âyîneniz size öyle göstermiştir.
Suâl: İfrat ediyorsun, hayâli hakîkat gösteriyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Âhirzamandır, gittikçe dahâ fenâlaşacak.(23)
Hâşiye(23): Muhtemeldir ki, o zamanda orada bulunan büyük bir velî Eski Saîd'in Risâle-i Nûr'un dar dâiresini gàyet geniş ve siyasî bir dâire olarak bir hiss-i kablelvukû’ ile kırkbeş sene evvel hissetmesinden ve bu risâledeki çok cevabları o histen neş'et ettiğinden, o velî yalnız bu noktada i’tirâz etmiş.
Cevab: Herkese dünyâ terakkî dünyâsı olsun, yalnız bizim içün tedennî dünyâsıdır, öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile temâşâ eden Saîdler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Yûsuflar, Ahmedler, ve sâireler, sizlere hitab ediyorum! Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" deyiniz. Ve demek size borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Târih denilen mâzî derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiztelgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir bahârda geleceksiniz. Şimdi ekilen tohumlar, zemîninizde çiçek açacaktır. Ben, hizmetimin ücreti olarak sizden şunu beklerim ki: Mâzî kıt'asına geçmek içün geldiğiniz vakit, mezârımıza uğrayınız; o çiçeklerden birkaç tânesini mezartaşı denilen ve kemiklerimi misâfir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Kapıcıya tenbîh edeceğiz; bizi çağırınız. “HENÎEN LEKÜM” sadâsını işiteceksiniz. “VELEV MİNE’Ş-ŞÂHİDİ ALÂ TAYFİ’D-DAYFİ” (24)
Hâşiye(24): Gitme, seni çağırır.
Şu zamânın memesinden bizimle süt emmeyen ve gözleri arkada mâzîye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakîkatsiz ve ilerileşmiş(?) çocuklar, şu kitâbın hakàikını hayâl tevehhüm etsinler. Zîrâ benim vukùfum(*) var ki, şu kitâbın mesâili hakîkat olarak sizde tahakkuk edecektir.
(?): “yaşlanmış” anlamında olabilir mi?
(*): 1329 nüshasında, “vüsûkum”.
Ey muhâtab, ben çok bağırıyorum! Zîrâ asr-ı sâlîs-i aşrin minâresinin tepesinde durup; sûreten medenî, fikren mâzînin en derin derelerinde olanları câmiaya da’vet ediyorum.
İşte ey, iki ayaklı mezâr-ı müteharrik, mesîl-i neslin kapısında durmayınız. Mezâr sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakîkat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinât üzerine temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd gelsin!
Suâl: Eskiler bizden a’lâ veyâ bizim gibi. Gelenler bizden dahâ fenâ gelecekler.
Cevab:(25) Ey Türkler ve Kürdler ve Nurcular!. Acabâ şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdâdınızı ve iki asır sonradaki evlâdlarınızı şu gürültühâne olan asr-ı hâzır meclisine da’vet etsem; acabâ eski ecdâdınız demeyecekler mi:
"Hey, mîrasyedi yaramaz çocuklar! Netîce-i hayâtımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akîm bir kıyas ettiniz!"
Hem de sol safında duran, şehristân-ı istikbâlden gelen evlâdlarınız, sağdakileri tasdik ederek demeyecekler mi ki:
"Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayâtımızın sugrâ ve kübrâsı? Siz misiniz şu şanlı
ecdâdımızla bizi rapt eden hadd-i evsâtı? Heyhât, ne müşağabeli bir kıyâs oldunuz!"(26)
İşte, ey bedevî Kürdler ve ey inkılâb softaları! Manzara-i hayâl(27) üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingte iki tarafı da sizi protesto ettiler.
Hâşiye(25): Antikalığı içün bu cevab dahî yazıldı.
Hâşiye(26): Fenn-i mantıkın ta’bîrâtı, o zaman ilm-i mantık dersini alan talebeleri o mecliste bulunmasından öyle söylemiş.
Hâşiye(27): Hayâl dahî bir sinematoğraftır.
Suâl: Şu kadar tahkîre müstehak değiliz. Biz eslâfın ezyâlini tutmakla berâber, ahlâfın teşebbüsâtından dahî geri kalmamağa söz veriyoruz. “FE-FETAHNE’S-SEM’A Lİ-KELÂMİKE FE-MERHABAN BİHΔ
Cevab: Nedâmet ettiğinizden, vazîfeniz olan suâle avdet edebilirsiniz.
Suâl: Ulemâ-i eslâf istibdâdın fenâlığından bahsetmişler mi?(28)
Hâşiye(28): Bu suâl-cevab dahî her zaman yaşayabileceğinden, o kırk sene evvelki ders şimdi dahî lüzumludur, yaşar.
Cevab: Bin kerre evet!. Zîrâ ağleb-i şuarâ kasîdelerinde, çok müellifler kitablarının dîbâcelerinde zamandan şikâyet ve dehre i’tiraz ve feleğe hücum etmiş ve dünyâyı ayak altına alıp çiğnemişler. Eğer kalb kulağıyla ve akıl gözüyle dinleyip baksanız, göreceksiniz ki: Bütün i’tirâzât okları, mâzînin muzlim perdesine sarılan istibdâdın bağrına gider. Ve işiteceksiniz ki, bütün vâveylâlar istibdad pençesinin te’sîrinden gelir. Gerçi istibdad görünmüyordu ve ismi belli değildi; lâkin herkesin rûhu istibdâdın ma’nâsıyla tesemmüm ederdi. Ve bir zehir atanı bilirdi. Ba’zı kuvvetli dâhîler nefes aldıkça amîk ve derin bir feryad koparırlardı. Fakat akıl onu güzelce tanımazdı. Çünki karanlıkta ve toplanmamış idi.
Vaktâ ki o ma’nâ-yı istibdâdı, def'i muhâl bir belâ-yı semavî zannettiler; zamâna hücum ve dehrin başına tokat ve feleğin bağrına oklar atmağa başladılar. Çünki bir kàide-i mukarreredir: Bir şey cüz-i ihtiyarînin dâiresinden ve cüz'iyetten çıkıp külliyet dâiresine girse, veyâhud bihasebil'âde def'i muhâl olsa; zamâna isnad edilir ve kabâhat dehre atılır, taşlar feleğin kubbesine vurulur. Eğer iyi temâşâ etsen göreceksin ki, feleğe atılan taşlar, döndüğü vakit bir ye’s olarak kalbde tahaccür eder.
“ÜNZUR KEYFE ETÂLÛ FÎ-MÂ LÂ-YELZEMÜ VE-KÜLLEMÂ EDÂET LEHÜMÜ’S-SEÂDETÜ ESNEV ALÂ MEN SÂDEHÜM VE-KÜLLEMÂ EZLAME ALEYHİM ŞETEMÜ’Z-ZAMÂNE” (29)
Hâşiye(29): Dur, geçme, anla! Ya’nî iyilikleri reislere, fenâlıkları zamâna verip şetimle şekvâ ederler.
Suâl: Acabâ şu zaman ve dehrin şikâyetinden Sâni’-i Zülcelâl’in san’at-ı bedîine i’tiraz çıkmaz mı?
Cevab:(30)Hayır, aslâ!.. Belki ma’nâsı şudur: Gûyâ şikâyetçi der ki: İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl ise, hikmet-i ezeliyenin düstûriyle tanzim olunan âlemin mahiyeti müstaid ve inâyet-i ezeliyenin pergârıyla nakşolunan feleğin kànûnu müsâid ve meşîet-i ezeliyenin matbaasında tab’ olunan zamânın tabîatı muvâfık ve mesâlîh-i umûmiyeyi te’sis eden hikmet-i İlâhî râzı değillerdir ki, şu âlem-i imkân, Feyyâz-ı Mutlak’ın yed-i kudretinden şu ukùlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihâsiyle istediğimiz semerâtı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz. Evet, bir şahsın tehevvüsü içün büyük bir dâire-i muhîtayı hareket-i mühimmesinden durdurmaz.
Hâşiye(30): Çok ehemmiyetli bir cevabtır.
Suâl: Çok âlim ve şâirler, zamanlarında büyük hâkimleri ifrat ile senâ etmişler. Hâlbuki o hâkimlerin çoğuna müstebid nazarıyla bakıyorsun? Demek iyi etmemişler.
Cevab: “VE-LEV LÂ-HİLÂLÜ SÜNNETİ’Ş-Şİ’Rİ MÂDERÂ. BÜNÂTÜ’L-MAÂLÎ KEYFE TÜBNE’L- MEKÂRİMÜ” kàidesince, onların niyetleri ümerâyı seyyiâttan latif bir hîle ile vazgeçirmek ve onlara hasenât arkasında müsâbaka içün garib bir bahşîş-i şâirâneyi ortaya koymak... Lâkin o bahşiş koca bir milletin sırtından alındığından, istibdadkârâne hareket etmişlerdir. Demek çendan niyette iyi etmişler, lâkin amelde yanlış gitmişler.
Suâl: Neden?
Cevab: Zîrâ , kasîde ve ba’zı te’liflerinde büyük bir kavmin mehâsinini ma’nen gàrât edip, bir müstebide verip ve ondan gösterdiklerinden şu noktadan bilmeyerek istibdâdı alkışlamışlar.
Suâl: Biz Türkler ve Kürdler, bizde kalbimizin dolusu, belki cesedimiz mâlâmâl, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kal’amız olan bir şecâat vardır. Ve başımızın dolusu zekâvetimiz var. Ve sînemizi mâlâmâl edecek gayret vardır. Ve bedenimizi ve a’zâlarımızı dolduracak itâat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak ve dağları müzeyyen edecek efrâdımız var.(31)Neden böyle sefil ve müflis ve zelil kaldık ki; hem yol üstünde de kaldık.. terakkîye binenler bizi çiğneyip istikbâle doğru koşup gidiyorlar.. komşumuz olan milletler bizden azken, kuvvetleri bizden çok kısa iken, üzerimize tetâvül ediyorlar? (32) “İNNE RİKSEHÜM YAGLİBÜ TÂHİRAN”
Hâşiye(31): Demek kuvve-i mâneviyeleri kırılmamış.
Hâşiye(32): İstersen dikkat et. O zaman Ermeni meb'ûsu Vartakis ve Hakkâri meb'ûsu Seyyid Molla Tâhir'e işâret eder.
Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır