MÜNÂZARÂT(musahhah): 7
14/10/2008 ·
Cevab: Hînâ-i meşrûtiyette tevbenin kapısı açıktır ve tevbe edenler çoktur. Şimdiki rüesâya tevbih ve ta'nifte hakkım yoktur. Ben taşımı sâbıka atıyorum. Ba’zılarının hatırı kırılsa da ma’zûr tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın. Zîrâ , milletin hatırı, onların hatırından dahâ âlî, dahâ gàlîdir.
İşte o tedennînin mühim bir sebebi: Ba’zı rüesâ ile haksız olarak millete fedâkârlık iddiâ eden sahtekâr hamiyetfüruşlar veyâ velâyeti da’vâ eden ehliyetsiz ba’zı müteşeyyihlerdir. Fakat, sünnet-i seniyyeye muhâlif olan bu sünnet-i seyyie, yine istibdâdın seyyiâtındandır.
Suâl: Nasıl?
Cevab: Zîrâ , herbir millet içün, o milletin cesâret-i milliyesini teşkil eden ve nâmûs-i milliyesini muhâfaza eden ve kuvveti onda toplanacak bir ma’nevî havuz vardır. Ve sehâvet-i milliyesini teşkil eden ve menâfi’-i umûmiyesini te’min eden ve fazla kalan malları onda tahazzün edecek bir hazîne-i ma’neviyesi vardır. İşte o iki kısım reisler, bilerek veyâ bilmeyerek, o havuzun ve o hazînenin etrâfında delik-melik açtılar. Mâye-i bekàyı ve madde-i hayâtı çektiler. Havuzu kurutup hazîneyi boş bıraktılar. Böyle gitse, devlet milyarlar borç altında kalıp düşecek. Nasıl bir adamın kuvve-i gadabiyesi olan dâfiası ve kuvve-i şeheviye olan câzibesi olmazsa, ölmüş olmuş olur veyâ hayy iken meyyittir. Hem de, bir şimendüferin buhâr kazanı delik-melik olsa, perîşan ve hareketten muattal kalır. Hem de bir tesbîhin ipi kırılsa dağılır. Öyle de, bir şahs-ı ma’nevî olan bir milletin kuvvet ve malının havz ve hazînesini boşaltan başlar, o milleti serserî, perîşan ve mevcûdiyetsiz edip, fikr-i milliyetin ipini kesip, parça parça ederler.
Evet, “HAKÎKAT-İ KETM BERÂY-İ DİL ÂMÎ ÇEND” “Ba’zı avâmın hatırı içün hakîkatin hatırını kırmayacağım.”
Suâl: Şu makàm, nihâyet derecede tafsîle değer bir makàmdır. Mücmel ve mübhem bırakma.
Cevab: Zaman-ı sâbık, vahşet ve cehâletinizi istihdam ederek pis bir tarîk ile ve müheyyâ ettiği planlarla, bir kısım büyükler cebir kuvvetiyle o menba’ ve o ma’deni delip, zülâl-i hayâtı kumistan ve şûristan sahrâsına akıttılar. Ba’zı tenbel ve cerrarlar yeşillendi. Hattâ onlar servet-i dünyâdan tenfir yolunda, pençesini küçük bir sayd'a atan bîçârelerin hassas ve zaif damarlarını tutarlardı, tâ pençeleri o sayddan açılsın, onlar o
avı kaçırsınlar. Evet, her milletin, - o milletin menfaati içün bir mikdar malı ile fedâkârlık edip - bir sehâveti vardır. İşte, bizdeki sehâvet-i milliye sû-i isti’mâl edildi. Başka milletin sehâvet-i milliyesi zeyn-âb(su çeken) gibi içine girer, milletin cevfinde hazîne tutar. Ulûm ve maârif, altına su verir. Hem de zamân-ı sâbıkta bir kısım büyükler nâmûs-i milleti muhâfaza eden cesâret-i milliyeyi sû-i isti’mâl edip, zemîn-i ihtilâf olan kumistâna atıp gàib ettiler. Herbiri o kuvvetin bir zarfını(*) başkasının boynuna vurup kırdılar ve kırıldı. Hattâ beşyüz bin kahraman ile nâmûs-i milleti muhâfaza etmeğe müstaid olan bir kuvvet-i azîmeyi mâbeynlerinde sarf edip ihtilâfat zemîninde mahvettiklerinden, kendilerini terbiyeye müstahak ederlerdi. Eğer meşrûtiyetten ve hürriyet-i Şer’iyeden istifâde edip, o delikleri kapatıp veyâ zeyn-âb sûretine çevirseniz, o kıymetdâr kuvveti hârice sarf etmek içün devletimizin eline verseniz, bahâsına merhamet ve adâlet ve medeniyeti kazanacaksınız.
Eğer isterseniz sizinle becâyiş olacağım. Ben sorayım siz cevab veriniz.
Cevab: “ FES’EL VELÂ TECİD BİHÎ HABÎRAN”
Suâl: Ermeni milleti sizden dahâ cesur olabilir mi?(33)
Cevab: Hayır, aslâ!. Olmamış ve olamaz.
Hâşiye(33): Türkler ve Kürdler şecâat fenninde allâme olduklarından, ben sâil, onlar mûcib olabilirler.
Suâl: Neden onların bir fedâîsini yandırıp parça parça ederlerdi, esrârını ve arkadaşını izhâr etmezdi. Hâlbuki sizin bir yiğidinize bir bıçak vurulsa, bütün esrârını kanıyla berâber fışkırtarak döker. Bu, şecâatçe büyük bir tefâvüttür. Sebebi nedir?
Cevab: Biz asıl sebebini teşhis edemiyoruz. Fakat biliriz ki, zerreyi dağ gibi eder ve arslanı tilkiye mağlûb ettirir bir nokta vardır. Senin vazîfeni kaldıramıyoruz. Vücûdunu bildik, mâhiyetini sen şerhet..
Cevab: Öyleyse dinleyiniz ve kulaklarınızı beş açınız. İşte:
Fikr-i milliyetle uyanmış bir Ermeni’nin himmeti, mecmû-i milletidir. Gûyâ onun milleti küçülmüş, o olmuş. Veyâ onun kalbinde yerleşmiş. Onun rûhu ne kadar tatlı ve kıymetdâr olsa da, milletini dahâ ziyâde tatlı ve büyük bilir. Bin rûhu da olsa fedâ etmeğe iftihar eder. Çünki kendince yüksek düşünür.
Hâlbuki, şimdikilere demiyorum, lâkin sizin eskiden bir yiğidiniz uyanmamış, nûra girmemiş, İslâmiyet milletinin nâmûsunu bilmemiş, yalnız bir menfaat veyâ bir garaz veyâ bir adamın veyâ bir aşîretin nâmûsunu mülâhaza eder, kısa düşünürdü. Elbette tatlı hayâtını öyle küçük şeylere herkes fedâ etmez. Farazâ, İslâmî fikr-i milliyetle(34) onlar gibi temâşâ etse idiniz, kahramanlığınızı âleme tasdik ettirip yüksek tabakalara çıkacaktınız. Eğer Ermeniler sizin gibi sathî ve kısa düşünseydiler nihâyette korkak ve sefil olacaklardı.
Hakîkaten sizin harikul’âde şecâate isti’dâdınız vardır. Zîrâ beş kuruş gibi bir menfaat veyâ cüz'î bir haysiyet veyâ i’tibârî bir şeref veyâ "Filân yiğittir" sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayâtını istihfaf eden veyâ ağàsının nâmûsunu isti'zâm içün kendini fedâ eden.. acabâ eğer uyansa, hazînelere değer olan milliyetine, ya’nî üçyüz milyonun uhuvvetini ve ma’nevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet Milliyetine, binler rûhu da olsa, istihfâf-ı hayât etmez mi? Elbette hayâtını on paraya satan, on liraya binler şevkle verir.
Maatteessüf, güzel şeylerimiz gayr-i müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da çalmışlar. Gûyâ ahlâk-ı âliyyemiz yanımızda revâç bulmadığından, bize darılıp onlara ilticâ etmiş. Ve onların rezâili, kendileri içinde çok revaç bulmadığından cehâletimizin pazarına getirilmiş. Hem, büyük bir taaccüble görmüyor musunuz ki, terakkiyât-ı hâzıranın üssü'l-esâsı ve belki Dîn-i Hakkın muktezâsı olan "Ben ölürsem milletim sağdır" gibi kelime-i beyzâ veyâ haslet-i hamrâyı onlar çalmışlar? Çünki onların bir fedâisi der: "Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayât-ı ma’neviye-i ebediyem vardır." Ve bütün sefâletin ve şahsiyâtın esâsı olan "Ben öldükten sonra dünyâ ne olursa olsun. İsterse tûfan olsun" veyâhud “VE İN MİTTÜ ATŞAN FELÂ NEZELE’L-KATRU” olan kelime-i humakà ve seciye-i avrâ, himmetimizin elini tutmuş, rehberlik ediyor.
İşte, en iyi haslet ki, Dînimizin muktezâsıdır: Biz; rûhumuzla, canımızla, vicdânımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: "Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet haydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayâtındaki hayât-ı ma’neviyem beni yaşattırır; âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder. “VE’L-MEVTÜ YEVMÜ NERÛZİN” deyip, nûrun ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
Suâl: Biz kuvvetimizi nasıl toplayıp nâmûs-i İslâmiye-i milliyeyi muhâfaza edeceğiz?(35)
Hâşiye(35): Kırkbeş sene evvel bedevî aşâire olan bu dersler, şimdi Nur’un şâkirdlerine de bir ders olabilir diye kalbime ihtâr edildi.
Cevab: Fikr-i milliyet ile milletin cevfinde havz-ı kevser gibi bir havz-ı ma’rifet ve muhabbet yapınız. Altındaki suyunu çeken delikleri maârif ile kapatınız. İçine su akıtan yukarıdaki mecrâları fazîlet-i İslâmiye ile açınız. Büyük bir çeşme var, şimdiye kadar sû-i isti’mâl ile şûristâna dağılıp ba’zı seele ve acezeye neşvünemâ verdi. Bu çeşmeye güzel bir mecrâ yapınız, mesâî-i Şer’iye ile şu havuza dökünüz. Sonra da bostân-ı kemâlâtınıza su veriniz. Bu, hiç bitmez ve tükenmez br menba’dır.
Suâl: Nedir o çeşme?
Cevab: Zekât.. Sizler Hânefî ve Şâfiîsiniz.
Suâl: “HABBEZÂ VE Nİ’METİ İN LEM TEZHEB GÀİDATEN BEL FÂDAT İLÂ TİLKE’L-HAZÎNETİ”
Cevab: “ECEL İNNE FÎKÜM ZEKÂVETEN İNNEMÂ TETEZÂHERU Bİ’Z-ZEKÂTİ” (36)
Hâşiye(36): Darılma, şu kelâm zekâtın postunu giymiş.
Suâl: Nasıl?
Cevab: Eğer, ezkiyâ zekâvetlerinin zekâtını ve ağniyâ, velev zekâtın zekâtını milletin menfaatine sarf etseler, milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir.
Suâl: Dahâ başka?
Cevab: İânât-ı milliye-i İslâmiye denilen nüzûr ve sadakàt, zekâtın ammizâdeleridirler, asabiyetini çekerler. Hizmette yardım edecekler.
Suâl: Neden çok âdât-ı müstemirremizi tezyif ediyorsun?(37)
Hâşiye(37): Ba’zı suâller komşu görünüyor; lâkin ortalarında büyük bir dere var. Hayâl bir balona binse ve eline bir dûrbîn alsa, ancak vatanlarını bulabilir.
Cevab: Herbir zamânın bir hükmü vardır. Şu zaman, ba’zı ihtiyarlanmış âdâtın mevtine ve neshine hükmediyor. Mazarratlarının menfaatlerine olan tereccuhu, i’dâmına fetvâ veriyor.
Suâl: Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?
Cevab: Doğruluk.
Suâl: Dahâ?
Cevab: Yalan söylememek.
Suâl: Sonra?
Cevab: Sıdk, ihlâs, sadâkat, sebat, tesânüd.. (38)
Suâl: Yalnız..?
Cevab: Evet..!
Suâl: Neden..?
Cevab: Küfür, yalandır. Îmân, sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir
ki, hayâtımızın bekàsı îmânın ve sıdkın ve tesânüdün devâmiyledir?
Suâl: Evvel rüesâmız ıslah olunmalı.
Cevab: Evet, reisleriniz malınızı ceplerine hapsettikleri gibi, akıllarınızı da yâ ceplerine almışlar veyâ dimağınızda hapsetmişler. Öyleyse, şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyühe'r-rüûs ve'r-rüesâ! Tekâsülî olan tevekkülden(*) sakınınız. İşi birbirinize havâle etmeyiniz. Elinizdeki mal ve aklımızla bize hizmet ediniz. Çünki, şu mesâkini istihdam ile ücretinizi almışsınız. İşte hizmet vaktidir.
“FE-ALEYKÜM Bİ’T-TEDÂRUKİ LİMÂ DAYYA’TÜM Fİ’S-SAYFİ”
Suâl: Bir-iki senedir herkeste bir arzû-yi diyânet ve meyelân-ı hakk uyanmıştır. Hattâ bizim Kûdân, Mâmehûrân hırsızları da Şeyh Ahmed'in bir nasîhatiyle sôfî olmuşlar.
“VE-KAD KATAA’T-TARÎKA ALE’Ş-ŞEKÀVETİ HÂZE’L-MEYELÂN”
Cevab: Reşâdet-penâh meşrûtiyet ve şeyh-i Risâle-i Nur(39) sâyesindedir. Zîrâ , meşrûtiyet-i Şer’iye taht-ı efkâra çıktı, hablü'l-metîn-i milliyeti ihtizâza getirdi. Nûrânî urvetü'l-vüskà olan İslâmiyet ihtizâza geldi. Herbir müslim anladı ki, başıboş değil. Menfaat-i müştereke ile ve hiss-i mücerred ile başkalarıyla bağlıdır. Umum İslâm bir aşîret gibi birbiriyle merbuttur. Nasıl bir aşîretten bir adam bir iyilik etse, umum aşîret bu nâmus ile iftihar eder, hissedâr olur. O nâmus bir olarak kalmaz. Binlerle âyînede görünen bir mum gibi, binler olur. O aşîretin râbıta-i hayâtiyesine nur ve kuvvet verir. Eğer birisi bir cinâyet işlese, bütün efrâd-ı aşîret onunla bir derece müttehem sayılır.
Meselâ, şu mecliste olan adamlar birbiriyle bağlı olur, birisi kendini çamura atsa, arkadaşlarını yâ berâber düşürecek veyâ tahrik ile ta’ciz edecek. Binâenaleyh, şimdi bir günah “bir”likte kalmaz, bine çıkar. Bir hayır, “KE-MESELİ HABBETİN ENBETET SEB’A SENÂBİLE FÎ KÜLLİ SÜNBÜLETİN MİETÜ HABBETİN” hükmüne geçer.
İşte şu nüktedir ki, yâ fikren veyâ rûhen uyanmışlara, ağlamağa hâhiş vermiştir. Bir bahâne ile ağlarlar, tevbekâr olurlar. Lâkin, minâre başında olan akıl ise, kalîb-i kalb dibinde bulunan sebebini iyi göremiyor.
Elhâsıl: İslâm uyandı ve uyanıyor.(40) Pisliği pis, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşâirini tevbekâr eden, işte şu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu isti’dâdı almakta ve kesb etmektedir. Lâkin, sizler bedevî olduğunuzdan ve fıtrat-ı asliyeniz, oldukça bozulmamıştır, milliyete dahâ yakınsınız.
Suâl:(41)Misâfirperverlik müstahsen bir âdetimiz olduğunu bilirken, neden kimseye misâfir olmuyorsun? Talebelerinizi de, ekmeğimizi yemekten, hediyemizi almaktan men’ ediyorsun. Hâlbuki size iyilik etmek borcumuzdur. Ve hakkınızdır. İşte şu âdetimiz, “KAD EKELE’D-DEHRU ALEYHÂ VE-ŞERİBE” neden şu âdet-i müstemirreyi tezyif ediyorsun?
Cevab:
Evvelâ: İlim azizdir, zelil etmek istemem. Hem de size göstermek isterim ki: Bir kısım ehl-i ilm vardır ki, dünyâya tenezzül etmez ve san'at-ı ilmi medâr-ı maîşet etmez. Talebe ise, cerrâr ve seeleden ayrıdır.
Sâniyen: Vazîfelerinde ihmâl ile kanâat gösteren ve maaşlariyle kanâat etmeyen, harcırahları ellerini misâfirlikten çektirmemiş olan ba’zı me’murlara fi’len nasîhat etmek isterim.
Sâlisen: Vâridât-ı zulmiyeleri kesilmiş olan ba’zı büyüklere, zulümât-ı zulme sapıp pek geniş açtığı masârifin kapısının seddine yol gösteriyorum.
Râbian: Millet içinde seyâhat edenler, acabâ millet içün mü, veyâhud keyif içün müdür? Bir mîzan göstermekle hîle ve hamiyete bir mihenk gösteriyorum.
Hâşiye(39): Mâdem Nurcular Mâmehûrân içine girmişler, şeyh-i meşrûtiyet yerine, Ahrâr perdesi ve hamiyet-i İslâmiye ve milliye ve elbette ittihâd-ı Muhammedî dâiresinde olan şeyh-i Risâle-i Nur denilmeli..
Hâşiye(40): Evet, kırkbeş sene sonra Pâkistân, Arabistân aşâiri dahî hâkimiyet ve istiklâllerini kazandılar. Eski Saîd'i bu derste tasdîk ediyorlar ve dahâ edecekler.
Hâşiye(41): Şu birbirinden uzak suâllerden senin hayâlin atlamakla cimnastiğe alışır. Lâkin dikkat et; bir şey ayağına dolaşıp düşürttürüp ayağın kırılmasın. Ya’nî savcılar gibi yanlış ma’nâ verme..
Suâl: Sen halkın ihsânına mâni’ oluyorsun. Acabâ bundan sehâvetin tezyîfi çıkmaz mı?
Cevab: İhsan, ihsandır. Eğer nev'e olsa veyâ muhtâca ve fakîre olsa, sehâvet o vakit tam sehâvettir. Eğer millet içün olsa, yâhud milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şâyet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır.
Elhâsıl, millet bâkîdir, ferd fânî...
“EL-MİLLETÜ BÂKIYETÜN VE-MÂ EMEDDEHÂ; VE’LFERDÜ FÂNİN VE-MÂ YETEMESSELÜHÛ”
Suâl: (42) “MÂ-TEKÙLÜ Fİ’L-İHSÂNÂTİ’Ş-ŞAHSIYYETİ Fİ’S-SELEFİ ÜMENÂİ’L-ÜMMETİ VE RUŞEDÂİHÂ VE SÜYÛFİ’D-DEVLETİ VE SALÂHIHÂ TECELLETİ’L-ABÛSİYYETÜ Bİ-MEKÂRİMİHÂ Bİ-İHDÂİ AŞARATİ DENÂNÎRA Lİ-Şİ’RİN LÂ-YÜVÂZİNÜ ŞAÎRATEN”
Hâşiye(42): Şu ibâre, kendine hediye olunan ve mevzûun fabrikasından çıkan yerli bir üslûbu giymiştir.
Cevab: “FÎHİ MÂ-FÎH…MEA ENNEH Bİ’N-NİHÂYETİ KADİNCERRAT İLE’N-NEV’İ VE’L-MİLLETİ LİENNE’L-LİSÂNE’L-LEZÎ HADEMEHÜ’Ş-Şİ’RU HAYTU’L-MİLLİYYETÜ MEA ENNE HÂZE’Z-ZAMÂNE HÜVE’L-LEZÎ KEŞEFE AN İHTİYÂCİ’L-MİLLİYYETİ VE FETAHA’L-BÂBE LİHÂZE’L-MAKSADİ’L-ÂLΔ
Suâl: Mütegallib başlar, kendi kendilerine düştüler. Zulmün kapısı, onların yüzlerine karşı kapatıldı. Düşenlere ayak vurulmaz. Sekerâtta olanları bırak kendi hâline; sekerâtını tamam etsin.
Cevab: İsterim ki, hürriyet-i Şer’iyenin sünnetini onlara ezber ettireceğim. Eğer ölmedilerse temessül etsinler. Evet, yalnız istibdâdın kuvvetiyle terbiye olan başlar, bil'istihkàk düştüler. Lâkin, içlerinde gàyet hamiyetli adamlar var; onlara teşekkür ederiz. Ba’zı mütekâsil var; onlardan şikâyet ederiz. Ba’zı mütehayyir, mütereddid var; onları irşâd etmek isteriz. Ba’zı ölmüşler var; mîraslarını muhâfaza etmek isteriz. Tâ yeni çıkmalar almasınlar.
“NEAM, İNNE BEYNEHÜM HUMÂTEN Lİ’L-MİLLİYYETİ FENEŞKÜRUHÜM.. VE-MÜTEKÂSİLÎNE FENEŞKÛHÜM.. VE-MÜTEHAYYİRÎNE FENURŞİDÜHÜM.. VE-EMVÂTEN FENÜHÂFİZU ALÂ MÎRÂSİHİM LİELLÂ YE’HUZEHÛ MEN..”
Suâl: "Ne demek?"
Cevab: Korkuyorum; ehliyetsizlikle berâber, teşeyyuh veyâ necâbeti da’vâ edenler, aşâir içinde o rüesâlara kardeşlik da’vâ ederek mîraslarını alsınlar, iki başlı bir belâ kesilsinler. Zîrâ sizdeki cehâlet-i avrâ ve itâat-i amyâ, ağàiyet ve tahakküme tenâsuh hükmünü verir. Gûyâ ağàiyet sûretiyle ölse, efendilik kalıbıyla veyâhût teşeyyuh cismiyle veyâ asilzâdelik şekliyle hayatlanacaktır. İşte, benim maksadım; o meylü'l-ağàlık ve meyl-i tahakküm ve meyl-i riyâseti öyle öldüreceğim, kıyâmete kadar haşrolmasın..
Suâl: Sen eskiden umum şeyhlere muhabbet, hattâ müteşeyyihlere de hüsn-i zanederdin. Neden şimdi bid'aya düşmüş bir kısım müteşeyyihlere hücum ediyorsun?
Cevab: Ba’zan adâvet, şiddet-i muhabbetten gelir. Evet, nefsim içün onları ne kadar severdim; nefs-i İslâmiyet içün bin derece dahâ ziyâde onlara âşıktım.
“VELAKADİN TEKAŞE FÎ SÜVEYDÂİ KULÛBİHİMU’T-TÂHİRATİ’S-SIBGATÜ’R-RABBÂNİYYETÜ VE FÎ HALADİHİM DIYÂÜ’L-HAKÎKATİ”
(43)
Hâşiye(43): Şu üslûp, bir silsilenin mübârek hırkalarının parçalarından dikilmiştir. Ya’nî, Şâh-ı Nakşibend, İmâm-ı Rabbânî, Hâlid Ziyâeddin, Seyyid Tâhâ, Seyyid Sıbgatullah ve Seydâ gibi evliyâya işâret var.
“NEDÎMÂN BÂDEHÂ HORDEND RAFTEND
TEHÎ HOMHÂNHÂ GERDEND Ü RAFTEND”
Lâkin, onların asl-ı esâs-ı mesleği, kulûbun tenvîri ve raptı, ya’nî fazîlet-i İslâmiye üzerine sülûk, ya’nî hamiyet-i İslâmiye ile tehattüm, ya’nî İslâmiyet içün hayâtta zühd ve ravhı terk, ya’nî ihlâs içün terk-i menâfi’-i şahsiye, ya’nî, te’sîs-i muhabbet-i umûmiyeye teveccüh, ya’nî ittihâd-ı İslâmiyeye hizmet ve irşâd...
“FE-TEESSÜFEN KAD ESÂÜ MÜTTEKİÎNE VE-TEKÂSELÛ FÎ HIDMETİHİM FE-HÎNEİZİN ÜRÎDÜ TAHVÎLE HİMEMİHİM İLÂ MECRÂHE’L-HAKÎKIYYİ’L-KADÎMİ”
Suâl: Dâimâ İttihâd-ı İslâmdan bahsedersin. Sen bize ta’rif et.
Cevab: İki Mekteb-i Musîbet Şehâdetnâmesi ismindeki eserimde ta’rif etmişim. Şimdi ileride o kasr-ı muallânın bir taşını, bir nakşını göstereceğim: İşte, kâ’be-i saâdetimiz olan İttihâd-ı Münevver-i İslâm’ın Hacerül-Esved'i, Kâ’be-i Mükerreme’dir; ve dürre-i beyzâsı, Ravza-i Mutahhara’dır; Mekke-i Mükerreme’si, Cezîretü'l-Arab’dır; Medîne-i Medeniyet-i Münevvere’si, tam hürriyet-i Şer’iyeyi tatbik eden Devlet-i Osmâniyedir. Eğer İslâmiyet milliyetini ve İttihâd-ı İslâmın taşını ve nakşını istersen, işte bak: (1) Hayâ ve hamiyetten neş'et eden civanmerdâne humret; (2) hürmet ve rahmetten tevellüd eden ma’sûmâne tebessüm; (3) fesâhat ve melâhattan hâsıl olan rûhânî hâlâvet; (4) aşk-ı şebâbîden, şevk-i bahârîden neş'et eden semâvî neş’e; (5) hüzn-i gurûbîden, ferah-ı seherîden vücûda gelen melekûtî lezzet; (6) hüsn-i mücerredden, cemâl-i mücellâdan tecellî eden mukaddes ziynet;(44) birbiriyle imtizâc edip, ondan çıkan levn-i nuranî ancak o şark ve garbın kàb-ı kavseyni olan kâ’be-i saâdetinin tâk-ı muallâsının kavs-ı kuzahının elvân-ı seb'asının lâcivert levninin timsâli, belki şu levnin manzarası bir derece irâe edilebilir. Lâkin ittihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizâc-ı efkârdır. İmtizâc-ı efkâr, ma’rifetin şuâ’-ı elektrikıyle olur.
Hâşiye(44): Şu müselsel üslûptaki fıkralar, herbiri İslâmiyetin bir şuâına, bir hüsnüne, bir seciyyesine, bir râbıtasına, bir temeline işârettir.
Suâl: Neden eskiden sükût ettin?
Cevab: (45) “LEİNNE’L-İSTİBDÂDE KÂNE MÂNİAN Lİ’L-İTTİHÂDİ FE-KÜNTÜ SEKETTÜ AL CEMRİ’L-GAD”
Suâl: Bid'alara düşen şeyhlere hücum hatardır. İçlerinde Evliyâ bulunur.
“ELÂ TEHÂFÜ EN TÜSÎBEHÜM Bİ- CEHÂLETİN FE-TUSBİHA ALÂ MÂ FAALTE MİNE’N-NÂDİMÎNE”
Cevab: “İNNE’L-MEVLÂ CELLE CELÂLÜHÛ KAD VESEME BİKUDRETİHÎ ALÂ CİBÂHİMÜ’R-RAFÎATİ NAKŞE’L-HAKÎKATİ VE MURÂDÎ EN URŞİDE MEN TÂŞE FEHMÜHÛ MİN ZÂLİKE’N-NAKŞİ”(46)
Hâşiye(46): Mürşidler şu tekyede, ya’nî bu ibârede toplanmışlar. Ziyâret etmeden geçme. Ya’nî hem Mevlevî, hem Kàdirî, hem Nakşî, hem Bektaşîye işâret var.
Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır