risaletashih

MÜNÂZARÂT(musahhah): 8

14/10/2008 ·

   

         Evet, benim hücûmum onların aleyhinde değil, lehlerindedir. Tâ ki onların sûretiyle kendini gösteren ba’zı ehliyetsiz, onların kıymetini tenzil etmesin. 

         Beni tehdid ile vazgeçiremezler. Azm-i kat'î ile, maksadımın yoluna tesâdüf eden herbir mehâlike gireceğim. Şu hayât-ı dünyeviyeyi ednâ bir Ermeni, milleti içün fedâ ettiği hâlde; ben ki, şu hayat ile alâkam pek zaif; bâhusus yedi def’adır şu hayât elimden uçacaktı, emâneten elimde bırakılmış; bunu vermekten minnet etmek hakkım değildir.
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      
         O ruh, kafesten ağaca uçmak, akıl re'sten ye’se kaçmak istedikleri hâlde, ileride fedâ içün ibkà edildi. Bu hayât ile tehdid etmek hiçtir. Kaldı ki, hayât-ı uhreviye ile tehdid ediyorlar. Ondan da hiç minnet çekmem. Şimdiki nâr-ı teessüfle muhterik bir ruh, olsun, onların bedduâsıyla Cehennemde yansın! O teessüf ateşini içinden çıkarmakla vicdan, maksaddan bir Firdevs tazammun ettiği gibi, hayâl dahî emelden bir Cenneti teşkil edecektir. Umûmun ma’lûmu olsun ki: İki elimde iki hayâtımı tutmuşum, iki hasım içün iki meydân-ı mübârezede iki harble meşgûlüm. Tek hayatlı olan adam meydânıma çıkmasın!.. 

         Suâl: Şimdiki şeyhlerden ne istersin? 

         Cevab: Dâimâ onların demdemelerinin mevzûu olan ihlâsı.. Hem de tekye denilen ma’nevîleşmiş kışlalarda, tarîkat denilen rûhânîleşmiş askerlikte ona murâbıt oldukları cihâd-ı ekberi ve terk-i iltizâm-ı nefsi.. Hem de onların şiârı olan, zühdün ma’nâsı olan terk-i menâfi’-i şahsiyeyi.. Hem de dâima iddiâsında bulundukları ve mizâc-ı İslâmiyetin mâyesı olan muhabbeti isterim. Zîrâ  onlar, bizi istihdam ederek ücretlerini almışlar. Şimdi bize hizmet etmek borçlarıdır. 

         Suâl: Nasıl olsunlar? 

         Cevab: Ya başlarımızdan kalksınlar, yâhud inad, gıybet ve tarafdârlığı mabeynlerinden kaldırsınlar. Zîrâ, bir kısım dalâlet ve bid'at fırkalarının teşekkülüne ba’zı bid'atkâr müteşeyyihler sebebiyet vermiştir. 

         Suâl: Nasıl birbiriyle ittihad ve ittifak edecekler? Hâlbuki ba’zıları ba’zılarını münkirdir. Onların düsturlarındandır ki, münkir ile muhabbet, belki ünsiyet dahî haramdır. İnkâr mes’elesi mühimdir. 

         Cevab: Öyle ise size şöyle bir hitab etmek hakkımdır:

         Ey dîvâneler! İşitmediniz mi, anlamamış mısınız ki, “İNNEME’L-MÜ’MİNÛNE İHVATÜN”  bir nâmûs-i İlâhîdir? Veyâ körleşmiş misiniz ki, görmüyor musunuz ki,    

“LÂYÜ’MİNU EHADÜKÜM HATT YUHIBBE Lİ AHÎHİ M YUHIBBÜ Lİ NEFSİHΔ

bir düstûr-i Nebevîdir? Acabâ şu sıdk ve kizb mâbeyninde mütereddid olan inkâr mes’elesi, nasıl oldu şu iki esâs-ı azîm ve metîne nâsih olabildi? İnkâr mes’elesi doğru olsun, Allâh'ın kelâmı değil ki, mensuh olmasın. İşte zaman onu nesheder. Zararı fâidesine galebesi, neshine fetvâ verir. Mensuh ile amel câiz değildir. 

         Suâl: Belki birbirleriyle adâvetleri, birbirinden gördükleri nâmeşrû’ ba’zı ef'âl içündür? 

         Cevab: Acabâ ne cihetle, ne insaf ile, ne sûretle, Sübhan Dağı kadar ağır ve

büyük olan Îmân ve İslâmiyet ve insaniyet ve cinsiyet sebebiyle hâsıl olan muhabbet, şöyle çocuğun bahânesiyle ba’zı nâmeşrû’ harekât vesîlesinden mütehassıl olan adâvete karşı hafif ve mağlûb olmuştur?

         Evet, muhabbeti iktizâ eden İslâmiyet ve insaniyet, Cebel-i Uhud gibidir. Adâveti intac eden esbab, ba’zı küçük çakıltaşları gibidir. Muhabbeti adâvete mağlûb ettiren adam, nazar-ı hakîkatte Cebel-i Uhud’u bir çakıltaşından aşağı derecesine indirmek kadar ahmakàne hareket etmiştir. Adâvetle muhabbet, ziyâ ile zulmet gibi, ictimâ’ edemez. Adâvet galebe çalsa, muhabbet mümâşâta inkılâb eder. Muhabbet galebe çalsa, adâvet terahhum ve acımağa inkılâb eder. Benim mezhebim, muhabbete muhabbet etmektir, husûmete husûmet etmektir. Ya’nî dünyâda en sevdiğim şey muhabbet; ve en darıldığım şey de husûmet ve adâvettir. 

         Suâl: Velî olan şeyhin, müddeî olan müteşeyyihle farkları nedir? 

         Cevab: Eğer hedef-i maksadı, İslâm’ın ziyâ-i kalb ve nûr-i fikriyle ittihad; ve mesleği, muhabbet; ve şiârı, terk-i iltizâm-ı nefs; ve meşrebi, mahviyet; ve tarîkati, hamiyet-i İslâmiye olsa; kàbildir ki, bir mürşid ve hakîkî şeyh olsun. Lâkin, eğer mesleği, tenkîs-i gayr ile meziyetini izhar ve husûmet-i gayr ile muhabbetini telkin ve inşikàk-ı asâyı istilzâm eden hiss-i tarafdârlık ve meyelân-ı gıybeti intac eden kendine muhabbeti başkasına olan husûmete mütevakkıf gösterilse; o bir müteşeyyih-i müteevviğdir, bir zi'b-i mütegannimdir. Din ile dünyânın saydına gider. Yâ bir lezzet-i menhûse veyâ bir içtihâd-ı hatâ onu aldatmış; o da kendisini iyi zannedip büyük meşâyihe ve zevât-ı mübârekeye sû-i zan yolunu açmıştır. 

         Suâl: Sözlerin iyi, fakat dinleyen nerede? Mesleğin âlî, ittibâ’ edenler aşağıdır. 

         Cevab: “İNNEME’L-A’MÂLÜ Bİ’N-NİYYÂTİ. M L YÜDRAKÜ KÜLLÜHÛ L YÜTRAKÜ KÜLLÜHÛ. EL-MELÂMÜ AL MENİTTEBAA’L-HEV VE’S-SELÂMÜ AL MENİTEBAA’L-HÜD”

         Suâl: Âlem-i İslâm ulemâsının ortalarındaki müdhiş ihtilâfâta ne dersin? Re’yin nedir? 

         Cevab: Ben âlem-i İslâmiyete gayr-i muntazam veyâ intizâmı bozulmuş bir meclis-i meb'ûsân ve bir encümen-i şûrâ nazarıyla bakıyorum. Şerîatten işitiyoruz ki, re’y-i cumhûr budur, fetvâ bunun üzerinedir. İşte şu, bu meclisteki re’y-i ekseriyetin nazîresidir. Re’y-i cumhûrdan mâadâ olan akvâl, eğer hakîkat ve mağzdan hâlî ve boş olmazsa isti’dâdâtın re’ylerine bırakılır. Tâ, herbir isti’dad, terbiyesine münâsib gördüğünü intihab etsin. Lâkin burada iki nokta-i mühimme vardır:
(47)

         Birincisi: Şu isti’dâdın meyelâniyle intihab olunan ve bir derece hakîkati tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsülemirde mukayyed ve o isti’dad ile mahsus olduğu hâlde, sâhibi ihmâl edip mutlak bıraktı. Etbâı iltizam edip ta’mim etti. Mukallidi taassub edip, o kavlin hıfzı içün muhâliflerin hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsâdeme, müşâğabe, cerh ve red, o derece meydan aldı ki, ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feverân eden duman ve lisanlarından püsküren berkler, şimşekli ve ba’zan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyetin tecellîsine bir hicab teşkil etmiştir. Lâkin
ziyâ-i şemsten tefeyyüz etmesine isti’dad bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyâyı dahî men’ etmektedir.

         İkincisi: Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakîkat ve mağz, onu intihab eden isti’dadlardaki heves ve hevâ ve mevrûs âyîneye ve mizâcına galebe çalmazsa, o kavl bir hatar-ı azîmde kalır. Zîrâ, isti’dad onunla insibağ edip onun muktezâsına inkılâb etmek lâzım iken; o, onu kendine çevirir ve telkih eder, kendi emrine musahhar eder. İşte şu noktadan hüdâ hevâya tahavvül ve mezheb dahî mizâctan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer, zehir döker. 

Hâşiye(47): Şu iki noktaya dikkatle bak; kıymet versen fenâ olmaz.

         Suâl: Acabâ kâinatta, şu meclis-i âlî-i İslâmî, şu sergerdân küre şehrinde bir intizâmı dahâ bulamayacak mıdır? 

         Cevab: Îmân ederim ki, umum âlem-i İslâmî, millet-i insâniyede ve Âdem kavminde bir meclis-i meb'ûsân-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef, asırlar üzerinde birbirine bakıp mabeynlerinde bir encümen-i şûrâ teşkil edeceklerdir. Fakat, birinci kısım olan ihtiyar babalar, sâkitâne ve sitâyişkârâne dinleyeceklerdir. 

         Suâl:
(48)Taaddüd-i zevcât ve esir ve köle gibi ba’zı mesâili, ba’zı ecnebîler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında Şerîate ba’zı evhâm ve şübehâtı îrad ediyorlar?  

Hâşiye(48): Bir Arnavud tarafından vukù’ bulan suâldir.

         Cevab: Şimdilik mücmelen bir kàide söyleyeceğim. Tafsîlini müstakil bir risâle ile beyan etmek fikrindeyim. 

         İşte, İslâmiyetin ahkâmı iki kısımdır: 

         Birisi: Şerîat ona müessistir, bu ise hüsn-i hakikî ve hayr-ı mahzdır.

         İkincisi: Şerîat, muaddildir. Ya’nî, gàyet vahşî ve gaddâr bir sûretten çıkarıp, ehven-i şer ve muaddel ve tabîat-i beşere tatbîkı mümkin ve tamâmen hüsn-i hakîkîye geçebilmek içün zaman ve zeminden alınmış bir sûrete ifrağ etmiştir. Çünki, birden, tabîat-i beşerde umûmen hükümfermâ olan bir emri birden ref’ etmek, bir tabîat-i beşeri birden kalb etmek iktizâ eder. Binâenaleyh, Şerîat vâzı’-ı esâret değildir; belki en vahşî sûretten böyle tamâmen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir sûrete indirmiştir, ta’dil etmiştir. Hem de, dörde kadar taaddüd-i zevcât tabîata, akla, hikmete muvâfık olmakla berâber; Şerîat bir tâneden dörde çıkarmamış, belki sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüdde öyle şerâit koymuştur ki, ona mürâat etmekle hiçbir mazarratı müeddî olmaz. Ba’zı noktada şer olsa da ehvenü’ş-şerdir. Ehvenü’ş-şer ise bir adâlet-i izâfiyedir. Heyhât! Âlemin her hâlinde hayr-ı mahz olamaz. 

         Suâl:
(49) "İnkılâbtan on sene dahâ evvel, hükûmete nihâyet derecede mu’teriz olduğun hâlde, hükûmete hücum edenlere dahî i’tiraz ederdin. Hattâ selâtin-i Osmâniyeyi ifrat ile senâ ederdin. Hattâ der idin: 'Muhtemeldir, Abdülhamîd, muktedir değildir ki dizgini gevşetsin, milletin saâdetine yol versin. Veyâhud hatâ bir içtihâd ile olabilir, bir gayr-i makbûl özrü kendine bulsun. Veyâhud avanelerinin ve vehminin elinde mahbus gibidir.' Sonra birden bütün kabâhati ona attın. Neden hem i’tiraz, hem hücum ederdin; hem de ba’zılara karşı müdâfaa ederdin?"

Hâşiye(49): Şu suâl, maalcevab ehemmiyyetsizlikle berâber, cevabta bir-iki nokta-i mühimme vardır.


         Cevab: İnkılâbtan onaltı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zâta rast geldim. Siyâsetteki muktesid mesleği bana gösterdi. Hem, tâ o vakitte, meşhur Kemâl'in "Rü’yâ"sıyla
(*)uyandım. Lâkin, maatteessüf, sû-i tesadüfle hükûmete i’tiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrîte rast geldim. Ehl-i ifrâtın bir kısmı, Arab’tan sonra İslâmiyetin kıvâmı olan Etrâkı tadlil ediyorlardı. Hattâ bir kısmı o derece tecâvüz etti ki, ehl-i kànûnu tekfir ederdi. Otuz sene evvel olan kànûn-i esâsîyi ve Hürriyetin i’lânını tekfîre delil gösterdi, “VE-MEN LEM YAHKÜM BİMÂ ENZELA’L-LÂHÜ”  ilâ âhir hüccet ederdi. Bîçâre bilmezdi ki: “MEN LEM YAHKÜM” bima’nâ “MEN LEM YÜSADDIK” 'dır. Acabâ sâbık istibdâdı hürriyet zanneden ve Kànûn-i Esâsîye i’tiraz eden adamlara nasıl i’tiraz etmeyeceğim? Çendan onlar hükûmete i’tiraz ederlerdi. Lâkin onlar, istibdâdın dahâ dehşetlisini istediler. Bunun içün onları reddederdim. İşte şimdi ehl-i hürriyeti tadlil eden şu kısımdandır. 

         İkinci kısım olan ehl-i tefrîti gördüm; Dîni bilmiyorlar, ehl-i İslâma insafsızca i’tiraz ediyorlar, taassubu delil gösteriyorlardı. İşte şimdi Osmanlılıktan tecerrüd edip, tamâmı tamâmına Avrupa'ya temessül etmek fikrinde bulunanlar şu kısımdandır.

         Bununla berâber, istibdad kendini muhâfaza etmek içün herkese vesvese verdiği gibi, beni de İnkılâbtan on sene evvel aldattı ki, ehl-i ihti’lâlin ekseri masondur. Lillâhilhamd, o vesvese bir-iki sene zarfında zâil oldu. Tâ o vakitte anladım; bizim ekser ahrârımız mu’tekid müslümanlardır. 

         Elhâsıl: Hükümete hücum edenler, ba’zıları "Haydo, Haydo" derlerdi, ba’zıları

"Haydar Ağà, Haydar Ağà" derlerdi; ben "Haydar" derdim, şimdi de "Haydar" diyorum vesselâm...  

(*):Namık Kemâl'in 1908'de Mısır’da neşrolmuş "Rü’yâ" adlı makàlesi. (Bu not, nâşir tarafından konulmuş olmalı)


         Eyyühe'l-avâm! Şimdi Allâhaısmarladık, siz durunuz; havas ile konuşulacak bir da’vam var. Hükûmet ve eşraf ve İttihad Terakkîye, mason olmayan kısmına karşı bir mühim mes’elem var. 

         Ey tabaka-i havass! Biz, avâm ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz. 

         Suâl: Ne istersin? 

         Cevab: Sözünüzü, fi’liniz tasdik etmek. Başkasının kusûrunu kendinize özür göstermemek. İşi birbirine atmamak. Üzerinize vâcib olan hizmetimizde tekâsül etmemek. Vâsıtanızla zâyi’ olan mâfâtı telâfî etmek. Ahvâlimizi dinlemek, hâcetimizle istişâre etmek, bir parça keyfinizi terk etmek ve keyfimizi sormak istiyoruz.

         Elhâsıl: Vilâyât-ı Şarkıye ve ulemâsının istikbâlini te’min etmek istiyoruz. İttihad ve Terakkî ma’nâsındaki hissemizi isteriz. Üzerinizde hafif, yanımızda çok azîm bir şey isteriz.
         Suâl: Maksadını mübhem bırakma, ne istersin? 

         Cevab: Câmiü'l-Ezher'in kızkardeşi olan, Medresetü'z-Zehrâ nâmıyle dârülfünûnu mutazammın pek âlî bir medresenin Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis'te ve iki refîkasıyla Bitlis'in iki cenâhı olan Van ve Diyarbekir'de te’sîsini isteriz. Emin olunuz, biz
Kürdler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimaî hayâtımız Türklerin hayat ve saâdetinden neş'et eder.

         Suâl: Nasıl? Ne gibi? Ne içün? 

         Cevab: Ona ba’zı şerâit ve vâridât ve semerât vardır. 

         Suâl: Şerâiti nedir? 

         Cevab: Sekizdir. 

         Birincisi: Medrese nâm, me’lûf ve me’nûs ve câzibedâr ve şevk-engîz i’tibârı olduğu hâlde büyük bir hakîkati tazammun ettiğinden, rağabâtı uyandıran o mübârek medrese ismiyle tesmiye.

         İkincisi: Fünûn-i cedîdeyi, ulûm-i medâris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcib, Kürdî câiz, Türkî’yi lâzım kılmak. 

         Suâl: Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafdârsın, dâimâ söylüyorsun? 

         Cevab: Dört kıyâs-ı fâsid
(50) ile hâsıl olan safsatanın zulmünden muhâkeme-i zihniyeyi halâs etmek, meleke-i feylesofânenin taklîd-i tufeylâneye(*) ettiği mugàlatayı izâle etmek..

Hâşiye(50): İşte o kıyâslar: Ma’neviyyâtı maddiyyâta kıyâs edip Avrupa sözünü onda dahî hüccet tutmak. Hem de ba’zı fünûn-i cedîdeyi bilmeyen ulemânın sözünü ulûm-i dîniyyede dahî kabûl etmemek. Hem de fünûn-i cedîdede mahâreti içün gurûra gelip, dînde de nefsine i’timâd etmek. Hem de, selefi halefe, mâzîyi hâle kıyâs edip haksız i’tirâzda bulunmak gibi fâsid kıyâslardır. -Birâder-i Ebû Lâşey’ Abdülmecîd-

(*): 1329 nüshasında; “tıflâneye”.


         Suâl: Ne gibi? 

         Cevab: Vicdânın ziyâsı, ulûm-i Dîniyedir. Aklın nûru, fünûn-i medeniyedir. İkisinin imtizâcıyla hakîkat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassub, ikincisinde hîle, şübhe tevellüd eder.

         Üçüncü şart: Zülcenâheyn ve Kürdlerin ve Türklerin mu’temedi olan Ekrad ulemâsını veyâ istînas etmek içün lisân-ı mahâllîye âşinâ olanları müderris olarak intihab etmektir. 

         Dördüncüsü: Ekrâdın isti’dadlariyle istişâre etmek, onların sabâvet ve besâtetlerini nazara almaktır. Zîrâ  çok libas var; bir kàmete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların ta’lîmi, yâ cebr ile, yâ hevesatlarını okşamakla olur. 

         Beşinci şart: Taksîmü'l-a'mâl kàidesini bitamâmihâ tatbik etmek.. - tâ şu’beler birbirine medhal ve mahrec olmakla berâber, herbir şu’beden mütehassıs çıkabilsin. 

         Altıncı şart: Bir mahrec bulmak ve müdâvimlerin tefeyyüzünü te’min etmek; hem de mekâtib-i âliyye-i resmiyeye müsâvî tutmak ve imtihanları, onların imtihanları gibi müntic kılmak, akim bırakmamaktır. 

         Yedinci şart: Dârulmuallimîni muvakkaten şu Dârülfünun dâiresinde merkez kılmak, mezc etmektir. Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin ve fazîlet ve

diyânet, bundan ona geçsin; tebâdül ile herbiri ötekine bir kanat verip zülcenâheyn olsun.

         Sekizinci şart: Kürdistan'da âdet-i müstemirre olan ta’lîm-i infirâdîyi halka ve dâireye tebdil etmek.

“İNNE HÂZİHÎ ÂDETÜN DERASE ALEYHÂ E’D-DEHRU VE DERABE”

         Suâl: Vâridâtı nedir? 

         Cevab: Hamiyet ve gayret.

         Suâl: Sonra? 

         Cevab: Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere-i tûbâyı tazammun eyliyor. Eğer hamiyet ve gayret ile yeşillense, tabîatiyle maddî hayâtını cezb ile sizin kuru kesenizden istiğna edecektir. 

         Suâl: Ne cihetle? 

         Cevab: Çok cihetle. 

         Birincisi: Evkaf, hakkıyla intizâma girse, şu havz’a tevhîd-i medâris tarîkıyle bir mühim çeşmeyi akıtacaktır.

         İkincisi: Zekâttır. Zîrâ  biz hem Hânefî, hem Şâfiîyiz. Bir zamandan sonra o Medresetü'z-Zehrâ, İslâmiyete ve insâniyete göstereceği hizmetle, şübhesiz bir kısım zekâtı bil'istihkàk kendine münhasır edecektir. Bâhusus, zekâtın zekâtı da olsa kâfîdir. 

         Üçüncüsü: Şu Medrese neşredeceği semerâtla, ta’mim edeceği ziyâ ile,
İslâmiyete edeceği hizmetle ukùl yanında en a’lâ bir mekteb olduğu gibi, kulûb yanında en ekmel bir medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes bir zâviyeyi temsil edecektir. Nasıl medrese, öyle de mekteb, öyle de tekye olduğundan; İslâmiyetin iânât-ı milliyesi olan nüzûr ve sadakàt kısmen ona teveccüh edecektir. 

         Dördüncüsü: Mezkûr tebâdül içün Dârülmuallimîn ile imtizac ettiğinden, Dârülmuallimînin vâridâtı bir derece tevsî’ ile muvakkaten ve âriyeten - eğer mümkin ise - verilse, bir zaman sonra istiğnâ edecek, o âriyeyi iâde edecektir. 

         Suâl: Bunun semerâtı nedir ki, on, belki elli
(*) seneden beri bağırıyorsun? 

         Cevab: İcmâli:
(51) Kürd ve Türk ulemâsının istikbâlini te’min ve maârifi, Kürdistân'a medrese kapısıyla sokmak. Ve meşrûtiyetin ve hürriyetin mehâsinini göstermek ve ondan istifâde ettirmektir.

(*): Yeniyazı nüshalarda “ellibeş”.

Hâşiye(51): Şu Medresetü'z-Zehrâ'ya dâir mebâhisi, Hürriyetin üçüncü senesinde nutuk sûretiyle Bitlis'te, Van'da, Diyârbekir'de, dahâ birçok yerlerde ahâlîye ders verdim. Umûmen dediler: "Hakîkattir, hem mümkindir." Demek diyebilirim ki, ben bu mes’elede onların tercümânıyım.


         Suâl: Îzah etsen fenâ olmaz. 

         Cevab:

         Birincisi: Medârisin tevhid ve ıslâhı.

         İkincisi: İslâmiyeti, onu paslandıran hikâyât ve İsrâiliyât ve taassubât-ı bârideden kurtarmak. Evet, İslâmiyetin şe’ni; metânet, sebât, iltizâm-ı hakk olan salâbet-i Dîniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhâkemeden neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi, ba’zı Avrupa mukallidlerinde ve dinsizlerde bulunur ki, sathî şübhelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar. Burhan ile temessük eden ulemânın şânı değildir. 

         Üçüncüsü: Mehâsin-i meşrûtiyeti neşr içün bir kapı açmaktır. Evet, aşâirde meşrûtiyeti incitecek niyet yoktur. Fakat istihsan edilmezse istifâde edilmez; o dahâ
zarardır. Hasta tiryâkı zehr-âlûd zannetse, elbette isti’mâl etmez.

         Dördüncüsü : Maârif-i cedîdeyi medârise sokmak içün bir tarîk ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba’-ı fünûn açmaktır. Zîrâ , mükerreren söylemişim: Fenâ bir tefehhüm, meş'um bir tevehhüm şimdiye kadar sed çekmiştir. 

         Beşincisi: Yüz def’a söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekyenin musâlahalarıdır. Tâ, temâyül ve tebâdül-i efkâr ile lâakal maksadda ittihad eylesinler. Teessüf ile görülüyor ki, onların tebâyün-i efkârı, ittihâdı tefrik ettiği gibi; tehâlüf-i meşâribi de terakkîyi tevkif etmiştir. Zîrâ  herbiri mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti i’tibâriyle tefrit ve ifrat ederek, biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor. 

         Elhâsıl: İslâmiyet hariçte temessül etse, bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, 
bir köşesi zâviye, salonu dahî mecmaü'l-küll, biri diğerinin noksanını tekmil içün bir meclis-i şûrâ olarak, bir kasr-ı meşîd-i nurânî timsâlinde arz-ı dîdâr edecektir. Âyîne kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medresetü'z-Zehrâ dahî o kasr-ı İlâhîyi hâricen temsil edecektir.

         Eyyühe'l-eşrâf, biz size hizmet ettiğimiz gibi, siz de bize hizmet ediniz! Yoksa.. Ey, bize vesâyete muhtaç çocuk nazarıyla bakan ehl-i hükûmet, size itâat ettiğimiz gibi, saâdetimizi te’min ediniz! Ve illâ..  Ey, Kürd ve Türk’ün cem’iyet-i milliye vazîfesini bil'istihkak omuzunuza alan eski İttihâd ve Terakkî, iyi ettiniz mezc ettiniz! İyi etseniz, iyi..  Ve illâ(52) “FE-RUDDÜ’L-EMÂNÂTİ İL EHLİH”  

Hâşiye(52):  İhtâr: Ey kendini havâss zanneden ehl-i siyâset ve ehl-i hükûmet! Ye'si kırmak içün avâma ders ve hitâb olan şu kitâbı sened tutup tesellî etmeyiniz. Zîrâ  sizin sû-i isti’mâlîniz onların sû-i tefehhümünden dahâ ziyâde sû-i t’esîr eder. Size bir ders vermek içün zamânı tevkil eyledim. Dersini dinlemediniz, dehşetli tokadını yediniz.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »