risaletashih

MÜNÂZARÂT(musahhah): 9

14/10/2008 ·

         Suâl: Ulemâya pek çok itab edilir, hattâ...

         Cevab: Büyük, hem pek büyük bir insafsızlık! 

         Suâl: Neden? 

         Cevab: Ademin kabâhati(ni)
(*) vücûda vermek kadar ahmaklıkdır.

(*): Parentezdeki kısım Eserin aslında yok.

         Suâl: Ne demek? 

         Cevab: Bir zatta ilm, adem-i hilm ile iktirânı cihetiyle, adem-i hilmden neş’et eden kabâhatiyle ilmi mahkûm etmek ne derece eblehliktir, öyle de, İslâmın kudsiyetini dâimâ telkin eden ve ahkâm-ı Dîniyeyi iktidarlarınca teblîğ eden ve şimdi millet-i İslâmiye mabeyninde en ziyâde hürmet ve muhabbet ve merhamete müstehak olan bîçâre ulemâyı, zamana yakışacak ulemânın adem-i vücûdundan neş'et eden kabâhati ve günâhı ile mahkûm etmek ve o kabâhat ve o günâhı o bîçârelere haml etmek ahmaklık değildir de yâ nedir? 

         Evet, vücudlarından zarar gelmemiş, istediğimiz ulemânın ademinden gelmiştir. Zîrâ  zekîler gàliben mektebe gittiler. Zenginler, medresenin maîşetine tenezzül etmediler. Medrese de - intizam ve tefeyyüz ve mahrec bulunmadığından - zamâna göre ulemâyı yetiştiremedi. Sakınınız, ulemâya buğzetmek bir hatardır!
(53) 


Hâşiye(53): Ehl-i medaris, me’yûs olmayınız. Şimdi ilim ve fen hâkimdir. Her nev'iyle teâlî edilecek, en a’lâsı en âlî tabakaya çıkacak. 

         Suâl: Niyeti hâlis olanlar azdır. Senin niyetin hâlis olsa muvaffak olacaksın. Niyetine bak? 

         Cevab: Lillâhilhamd ve lâ fahr..
(54) İhlâs niyetini ihlâl eden ve anâsır-ı garaz olan neseb ve nesil ve tama’ ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veyâ tanımak istemiyorum. Zîrâ , meşhur bir nesebim yok ki, mâzîsini muhâfazaya çalışayım. Ben, ebû lâşey olduğumdan bir neslim de yoktur ki, istikbâlini te’min edeyim... Öyle bir cünûnum var ki, Dîvân-ı Harb, dehşet ve tahvîfiyle tedâvîsine muktedir olamadı. Öyle bir cehâletim var ki, beni ümmî edip, dinâr ve dirhemin nakşını okuyamıyorum. 

         Kaldı, ticâret-i uhrevî.. Öyle bir ahd etmişim ki, re's-ül-mâli de gàib etsem mesleğimden dönmeyeceğim. Şimdiden hasâret ediyorum, çok günâha düşüyorum. 

         Birşey kaldı: O da şöhret-i kâzibedir. İşte ben ondan usandım, kaçıyorum. Zîrâ  uhdesinden gelmediğim çok vazîfeyi bana yükletiyor.

 
 
Hâşiye(54): Şeyhin kermeti şeyhten rivâyet; lâkin tahdîs-i ni’met dahî bir şükürdür.

         Suâl: Neden meşrûtî hükûmete ve dinsiz olmayan Jön Türklere mümkin olduğu kadar hüsn-i zan ediyorsun? 

         Cevab: Mümkin olduğu derecede sû-i zan ettiğiniz içün, ben hüsn-i zan ederim. Eğer öyle ise zâten iyi; yoksa, tâ öyle olsunlar, yol gösteriyorum. 

         Suâl: İttihad ve Terakkî hakkında re’yin nedir?    

         Cevab: Kıymetlerini takdir ile berâber, siyâsiyyunlarındaki şiddete mu’terizim.(55) Lâkin onların iktisâdî ve maârifî olan - bâhusûs şarkî vilâyetlerdeki - şu’belerini bir derece istihsan ve tebrik ederim.  

Hâşiye(55): Adâletin tevzîinde adâlet olmazsa zulüm görünür. Bir hâtır içün bin hâtır kırılmaz. Şiddet ayrı, hamiyet ayrıdır. Bir hod-pesend hakkı iltizâm etse, çokları haksızlığa sevk eder, belki mecbur eder 

         Suâl: Zindân-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?

         Cevab: Hayat cidâldir. Şevk ise matiyyesidir. İşte, himmetiniz şevke binip mübâreze-i hayât meydânına çıktığı vakit, en evvel düşmân-ı şedid olan ye’s rastgelir. Kuvve-i ma’neviyesini kırar. Siz o düşmâna karşı “LÂ-TEKNATÛ” kılıncını isti’mâl ediniz. 

         Sonra, müzâhemetsiz olan hakkın hizmetinin yerini zapteden meylüttefevvuk istibdâdı hücûma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz “KÛNÛ Lİ’L-LÂHİ” hakîkatini o düşmâna gönderiniz.

         Sonra da, ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden acûliyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz, “VESBİRÛ VE SÂBİRÛ VE RÂBİTÛ” 'yu siper ediniz. 

         Sonra da, medeniyy-i bittab’ olduğundan ebnâ-yı cinsinin hukùkunu muhâfazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infirâdî ve tasavvur-i şahsî karşı çıkar. Siz de, “HAYRÜ’N-NÂSİ ENFEUHÜM Lİ’N-NÂSİ”  olan mücâhid-i âlîhimmeti mübârezesine çıkarınız. 

         Sonra, başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup, hücum edip belini kırar. Siz de, “ALA’L-LÂHİ (LÂ GAYRİHÎ) FELYETEVEKKELİ’L-MÜTEVEKKİLÛNE” olan hısn-ı hasîni himmete melce’ ediniz.  

         Sonra da, acz ve nefsin i’timâdsızlığından neş'et eden ve işi birbirine bırakmak olan düşmân-ı gaddâr geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur. Siz de, “LÂ YEDURRUKÜM MEN DALLE İZEHTEDEYTÜM” olan hakîkat-i şâhikayı üzerine çıkarınız. Tâ, o düşmânın eli o himmetin dâmânına yetişmesin. 

         Sonra, Allâh'ın vazîfesine müdahâle eden dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de, “İSTAKİM KEMÂ ÜMİRTE. VELÂ TETEEMMAR ALÂ SEYYİDİKE” olan kâr-âşinâ ve vazîfeşinas olan hakîkati gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin. 

         Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezâletin yuvası olan meylürrâhat geliyor. Himmeti kaydeder, zindân-ı sefâlete atar. Siz de, “LEYSE Lİ’L-İNSÂNİ İLL MÂ-SE” olan mücâhid-i âlîcenâbı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz.

         Evet, size meşakkatte büyük râhat var. Zîrâ , fıtratı müteheyyic olan insanın râhatı yalnız sa'y ve cidâldedir.

“İNNE LEKÜM Fİ’L-MİŞAKKATİ’R-RÂHATE İNNE’L-İNSÂNE’L-MÜTEHEYYİCETE FITRATÜHÛ RÂHATÜHÛ Fİ’S-SA’Yİ VE’L-CİDÂLİ” (56)  

Hâşiye(56): Şimdi anlıyorum ki, ne dediğimi anlamıyorsunuz. Zîrâ  ben siz oluyorum, anlamıyorum. Şunun büyük kardeşi olan Ulemâ Reçetesi dahâ mübhem konuşuyor. Demek berâber gezmekliğim lâzım. İşte ben de hayâlîmi terfîk ettim.       

         Seyâhatimde beni tanımayanlar kıyâfetime bakıp, beni tâcir zannedip derlerdi ki: 

         Suâl: Sen tâcir misin? 

         Cevab: Evet, tâcirim, hem de kimyâgerim.

         Suâl: Nasıl? 

         Cevab: İki madde var, mezc ettiriyorum. Bir tiryâk-ı şâfî, bir elektrik-ı muzî tevellüd eder. 

         Suâl: Nerede bulunur? 

         Cevab: Medeniyet ve fazîlet çarşısında, cephesinde insan yazılan ve iki ayak üstünde olan sandıkdaki, üstüne kalb yazılan siyah veyâ pırlanta bir kutudadır. 

         Suâl: İsimleri nedir? 

         Cevab: Îman, muhabbet, sadâkat, hamiyet..

 

                                                                            Cerîde-i Seyyâre, Ebû Lâşey’, 
                                                                            İbnüzzaman, Ehu'l-Acâib, 
                                                                            İbn-i Ammil-Garâib 
                                                                            Saîdü’l-Kürdî en-Nursî


  

Bİ’SMİHÎ SÜBHÂNEHÛ

Azîz kardeşlerim,

Eski Sad'in matbû’ eski eserlerinden birisi elime geçti. Merak ve dikkatle baktım. Bu gelen fıkra kalbe geldi. Münâsipse Mektûbât âhirinde yazılsın.

Evvelâ: Hürriyetin üçüncü senesinde, aşâirler arasında meşrûtiyet-i meşrûayı aşâire tam  bildirmek ve kabûl ettirmek içün Ertuş aşâiri içinde, husûsan Küdan ve Mâmehûrân’a verdiği ders. Ve bin üçyüzyirmidokuzda Matbaa-i Ebuzziyâ'da tab’ edilen kırkbir sene evvel tab’ edilmiş; fakat, maattessüf yirmi otuz seneden beri arıyordum, bulamamıştım. Bu def’a birisi bir nüsha bulup bana göndermiş. Ben de Eski Said kafasını alıp ve Yeni Saîd'in sünûhâtıyla, dikkatle mütâlaa ettim. Anladım ki, Eski Said acîb bir hiss-i kable'l-vukù’ ile, otuz kırk sene sonra, şimdi vukùa gelen vukùât-ı maddiye ve ma’neviyeyi hissetmiş. Ve bedevî Ekrâd aşâiri perdesi arkasında bu zamânın medenî perdesini kendilerine maske yapan ve vatanperverlik perdesi altında dinsiz ve hakîki bedevî ve hakîki mürteci’, ya’nî, bu milleti İslâmiyetten evvelki âdetlerine sevk eden hâinleri görmüş gibi, onlarla konuşup başlarına vuruyor.
Sâniyen: O matbû’ eserin yüz beşinci sayfasından tâ yüzdokuza kadar parçaya dikkatle baktım. O zamanda aşâire ders verdiğim o suâller ve cevablar vaktinde, mühim bir velî, içlerinde bulunuyormuş. Benim de haberim yok. O makàmda şiddetli i’tiraz etti, dedi:
"Sen ifrat ediyorsun, hayâli hakîkat görüyorsun; bizi de tahkir ediyorsun. Ahirzamandır; gittikçe dahâ fenâlaşacak."
O vakit, ona karşı matbû’ kitapta böyle cevab vermiş:
"Herkese dünya terakkî dünyası olsun, yalnız bizim için mi tedennî dünyasıdır, öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey yüzden, tâ üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile beni temâşâ eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmet, v.s.! Size hitab ediyorum.
Târih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgrafla, sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Siz, inşâallah, cennet-âsâ bir bahârda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaklar. Sizden şunu ricâ ederim ki: Mâzî kıt’asına geçmek içün geldiğiniz vakit, mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini mezar taşı denilen, kemiklerimi misâfir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Ya’nî, İhtiyar Risâlesi'nin Onüçüncü Ricâsında beyân ettiği gibi, Medresetü'z-Zehrâ'nın mekteb-i ibtidâîsi ve Van'ın yekpâre taşı olan kal’asının altında bulunan Horhor Medresemin vefât etmesi ve Anadolu'da bütün medreselerin kapatılması ile vefât etmelerine işâret ederek umûmunun bir mezâr-ı ekberi hükmünde olmasına bir alâmet olarak, o azametli mezâra, azametli Van Kal’ası mezar taşı olmuş. Ey üçyüz sene sonra gelenler! Şu kal’anın başında bir Medrese-i Nûriye çiçeğini yapınız!
Cismen dirilmemiş, fakat rûhen bâkî ve geniş bir hey’ette yaşayan Medresetü'z-Zehrâ'yı cismânî bir sûrette binâ ediniz demektir. Zâten, Eski Saîd, ekser hayâtı o medresenin hayâliyle gitmiş ve o matbû’ risâlenin yüzkırkyedinci sahîfeden tâ yüzelliyedinci sahîfeye kadar Medresetü'z-Zehrâ'nın te’sîsine ve fâidelerine dâir ehemmiyetli hakîkatleri yazmış.
Bir fâl-i hayrdır ki; yirmibeş senelik dehşetli ve medreseleri öldüren istibdâdın kırılmasıyla, Maârif Vekili Tevfik, Van'da Şark Üniversitesi nâmında Medresetü'z-Zehrâ'yı inşâ etmesine karar vermesi ve ümidin hâricinde, Reis Celâl dahî mühim mes’eleler içinde Tevfik'in fikrine iştirak etmesi, Eski Saîd'in kırk sene evvelki sözü ve ricâsı doğru çıkacağını gösteriyor."
Şimdi, kırkbeş sene evvelki cevâbının îzâhında, üç hakîkat beyân edilecek:
Birincisi: Eski Saîd bir hiss-i kable'l-vukù’ ile, iki acîb hâdiseyi hissetmiş; fakat, rü’yâ-yi sâdıka gibi, ta’bîre muhtaçmış.
Nasıl bir kırmızı perde ile beyaz veyâ siyah birşeye bakılırsa, kırmızı görünür; o da siyâset-i İslâmiye perdesiyle o hakîkate bakmış. Hakîkatin sûreti bir derece şeklini değiştirmiş. O hâzır büyük velî dahî o yanlışını görüp, o cihette şiddetle i’tiraz etmiş. İşte o hakîkat iki kısımdır.

Birincisi: "Bu Osmanlı ülkesinde büyük bir parlak nûr çıkacak"; hattâ, hürriyetten evvel pekçok def’a talebelere tesellî vermek içün, "Bir nûr çıkacak, gördüğümüz bütün fenâlıklara karşı bu vatana saâdet te’min edecek" diyordu. İşte kırk sene sonra Risâle-i Nûr o hakîkati kör gözlere dahî gösterdi.
İşte, Nûr’un zâhiren kemiyeten dar cihetine bakmayarak, hakîkat cihetinde keyfiyeten geniş ve fevkal’âde menfaatini hissetmesi sûretiyle, hem de siyâset nazarıyla bütün memleket-i Osmâniyede olacak gibi ifâde etmiş. O büyük velî, onun dar dâireyi geniş tasavvurundan, ona i’tiraz etmiş. Hem o zât haklı, hem Eski Saîd bir derece haklıdır. Çünki, Risâle-i Nûr îmânı kurtarması cihetiyle, o dar dâiresi, mâdem hayât-ı bâkiye ve ebediyeyi îmanla kurtarıyor; bir milyon talebesi bir milyar hükmündedir. Ya’nî, bir milyon değil, belki bin insanın hayât-ı ebediyesini te’mîne çalışmak, bir milyar insanın hayât-ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyetine çalışmaktan dahâ kıymetdâr ve ma’nen dahâ geniş olması, Eski Saîd'in o rü’yâ-yi sâdıka gibi olan hiss-i kable'l-vukù’ ile, o dar dâireyi bütün Osmanlı memleketini ihâta edeceğini görmüş. Belki, inşâallah, o görüş yüz sene sonra Nûrların ektiği tohumların sünbüllenmesi ile, aynen o geniş dâire, Nûr dâiresi olacak, onun yanlış ta’bîrini sahîh gösterecek.
İkinci Hakîkat: Kırk sene evvel Eski Saîd bu matbû’ kitâbetlerinde, İşârâtü'l-İ'câz'ın baştaki İfâde-i Merâmında ve sâir eserlerinde musırrâne ve mükerreren talebelerine diyordu ki:
"Hem maddî, hem ma’nevî büyük bir zelzele-i içtimâî ve beşerî olacak. Benim dünyâ terki ile inzivâmı ve mücerred kalmamı gıbta edecekler" diyordu. Hattâ, hürriyetin birinci senesinde, İstanbul'da, Câmiü'l-Ezher'in Reîs-i Ulemâsı olan Şeyh Bâhid Hazretleri (r.aleyh) İstanbul'da Eski Saîd'e sordu:
“MÂ TEKÙLÜ FÎ HAKKI HURRİYYETİ’L-OSMÂNİYYETİ VE’L-MEDENİYYETİ’L-AVRÛBÂİYYETİ?”


Saîd cevâben demiş: “İNNE’L-OSMÂNİYYETE HÂMİLETÜN Bİ DEVLETİN ARÛBÂİYYETİN FESETELİDÜ YEVMAN M VE’L-AVRÛB HÂMİLETÜN Bİ’L-İSLÂMİYYETİ FESETELİDÜ YEVMAN M”
Ya’nî, "Osmanlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir?"

O vakit Eski Saîd demiş:
"Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir. Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyete hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak," Şeyh Bâhid'e söylemiş.
O allâme zât demiş:
"Ben de tasdîk ediyorum." Berâberinde gelen hocalara dedi: "Ben, bununla münâzara edip galebe edemem."
Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır, Avrupa'dan dahâ dinden uzak... İkinci tevellüd de inşâallah yirmi otuz sene sonra çıkacak. Çok emârelerle hem şarkta, hem garbda Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.
Üçüncü Hakîkat: Hem Eski Saîd, hem Yeni Saîd; hem maddî, hem ma’nevî büyük bir hâdise, büyük ve dehşetli ve tahribâtçı bir zelzele-i beşeriye, Osmanlı memleketinde olacak diye hiss-i kable'l-vukù’ ile, Eski Saîd, mükerrer ve musırrâne haber veriyordu. Hâlbuki, o his ile nûr mes’elesinin aksi ile gàyet geniş dâireyi dar görmüş. Zaman, onu
İki Harb-i Umûmî(**) ile tam tasdik ettiği hâlde, onun o çok geniş dâireyi Osmanlı memleketinde gördüğünü şöyle ta’bîr ediyor ki:

İki Harb-i Umûmî, beşere ettiği tahrîbât-ı azîme, gerçi çok geniştir; fakat, hayât-ı dünyeviyeye ve bekàsız medeniyete baktığı cihetinde, Osmanlıdaki tahrîbâta nisbeten dardır. Osmanlıdaki mânevî zelzele hayât-ı ebediye ve saâdet-i bâkiyenin zararına bir tahrîbât ve bir zelzele-i ma’neviye-i İslâmiye, ma’nen o İki Harb-i Umûmîden dahâ dehşetli olmasından, eski Saîd'in o sehvini tashih ediyor ve rü’yâ-yi sâdıkasını tam ta’bîr ediyor ve o hiss-i kable'l-vukù’unu gözlere gösteriyor. Ve o mu’teriz ehl-i velâyeti zâhiren haklı, fakat hakîkaten Eski Saîd'in o hissi dahâ haklı olduğunu isbatla, o velî zâtın i’tirâzını tam reddediyor. (*)

 


                                                                              Saîd Nursî

                                                                (Emirdağ L., Y.Asya 2007, S.666)

 

(*): Teksir nüshada bulunmayan bu parçanın makàm münâsebetiyle buraya konulmuş olması uygun olmuş.

(**): Bu mektubta geçen İkinci Harb-i Umûmî ta’bîri vâkıa mutâbık düşmüyor. Birinci Harb-i Umûmî zikredilmeksizin olmuyor!..  Bir sehiv sözkonusu olmalı.  “İki Harb-i Umûmî”, tam yerinde. H.Şâmiye’de de “İki Harb-i Umûmî”.

 Not: Münâzarât’ı, internet ortamına aktarırken; Arabî ve Fârisî ibâreleri beceriksizliğimden dolayı hiç arzu etmediğim hâlde yeniyazı ile yazmak mecbûriyetinde kaldım. Okumalarda da yanlış yapmış olabilirim.  Özür dilerim.(B.T.)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki ::